Content feed Comments Feed
YOUR ADSENSE CODE HERE ... 728 X 90

Karevel ne zaman kullanıldı ?

Kaptan Henry'nin, keşif merakından başka önemli bir özelliği daha vardı: Gemiler yapmak. Afrika'yı keşfedebilmek için, uzun yolculuklara dayanabilecek ve hız yapabilecek bir gemiye gerek duyan Henry, kravel'i(küçük yelkeni gemi) inşa etti.Atlantik Denizi'nin kısa sürede pek çok deniz serüvenine sahne olacağını tahmin eden kaptan Henry, bu yolculuklar için uygun araçlar gerektiğini farkederek, bu konuyua önem verdi. ...

Vikingler,Kuzey Amerika'ya ne zaman ulaştı ?

Ülke keşfetme konusunda benzerleri arasında en başarılı toplum , Vikingler'dir.Doğuştan gemici ve uzman kaptan olan bu toplum, o zamna dek çoktan Akdeniz'i tanıyıp.Kuzey'in pek de dost görünmeyen bölgelerini keşfetmeye çıkmışlardı.İlgilerini en çok çeken kıta ise Grönland idi.Buraya ulaşan ilk Viking,Kızıl Erik'ti.(980) Bir süre sonra Erik'ten ses çıkmayınca...

İsveçliler, Rus Ordusu'nu ne zaman geriletti.

1700 yılında,Finlandiya Körfezi'nde bulunan Narva adlı küçük bir kentte yapılan savaş, İsveçlilerin Baltık'taki egemenliğinin ilk adımı sayılır.Narva'da bulunan 100 kişilik küçük bir garnizon, o bölgeyi almak isteyen 60 bin kişilik Rus Ordusu'nun saldırsına uğrayınca, İsveçliler önce iyice direndiler.Ama,Rus Ordusu çok güçlü idi.Narva'nın düşmesine çok az kala, Kral XII.şARLI'IN durumu önceden......

Eski Uygarlıklar

Nil Nehri yataklarında gelişen Mısır uygarlığı , bıraktığı kültür ve sanat hazinelerei ile dünya uygarlığında önemli bir yer tutar. Geride bıraktığı tapınaklar , mezarlar , mücevherler ve yazılar ile en zengin uygarlıklardan biri olan bu uygarlıktanieski Mısır'ı neredeyse gözümüzün önünde canlandırabiliriz.Firavunlar ve rahipler gibi ilginç kişilerden başka,dönemine göre çok gelişmiş bir topluma sahip olan Mısırlılar,bıraktıkları resimler aracılığı ile uygarlıklarının ince ayrıntısna dek öğrenilebilmesini sağladır...

İlk Keşifler ne zaman yapıldı ?

İlk ilginç keşif,M.Ö. 600 yılında Mısır'da Firavun II.Necho döneminde yapıldı.Firavun,Afrika'nın çevresini,Kızıldeniz'den geçerek Nil Deltası'na dönecek şeklide dolaşasını zorunlu kılarak,bir yarışma düzenledi.Bu yarışmada görev verdiği toplum ise, Fenekeliler idi...

İlk mamuta ne zaman rastlandı?

Mamut,bildiğimiz filin gerçek atası olmakla birlikte, ikisinin aynı kökenden geldikleri söylenebilir.Enon Jeolejik Dönem'de yaşaması nedeniyle, mamutun,insanla aynı dönemde oluştuğunu söyleyebiliriz.Bu hayvana ait ayrıntılı fosiller, Sibirya'da bulundu.Onbinlerce yıl önce yaşayan ve çok az bozulmuş bir mamut ölüsüne, 1899 yılında Sibirya, Berezovka'da rastlandı. Bu içinde kaldığı için çürümeyen hayvan, buzların çözülmesi sonucu...
CahayaBiru.com
İcatlar ve Buluşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İcatlar ve Buluşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Elektrikli Süpürgenin İcadı

Gönderen by sid 11 Haziran 2011 Cumartesi

19. yüzyıla kadar halı gibi eşyalar sopayla dövülüp yıkanarak temizleniyordu. Bu şekilde temizlik yapmak oldukça zahmetli ve uzun sürüyordu. Mekanik bazı sistemler geliştirildi. Döner fırçalı ve kiri emen körüklü temizleyiciler kullanıldı.

İlk elektrikli süpürge İngiliz Hubert Booth tarafından icat edildi (1871 - 1955) Booth bu icadın ardından British Vacuum Company adlı bir şirket kurdu. (1901) Bu alet yakıtla çalışıyor ve taşıması oldukça zahmetli oluyordu. At arabaları sayesinde taşınan bu alet işçiler tarafından kullanılırdı. Pencerelerden uzatılan bir hortum sayesinde evlerin içinde temizlik yapılabiliyordu. Bu icat çok başarılı olmuştu ve çok iş yaptı.

1908 yılında Murray Spangler bu aletten çok daha hafif bir elektrikli süpürge üretti ve patentini aldı. Bunu üretebilecek mali gücü olmamasından ötürü William Hoover'ın şirketi tarafından üretildi ve piyasaya sürüldü.

Savaş Toplanının İcadı

Gönderen by sid

Toplar ilk defa ağızdan dolma XIII. Yüzyıldan itibaren geliştirilmeye başlanmış ve savaş alanlarında kullanılmıştır. İlk ilkel ateşli silah örneklerinden olan bu toplardaki teknolojik ilerlemeye paralel olarak Avrupa’da XIV. Yüzyılın ilk yarısından itibaren öncelikle İspanyollar, Portekizler, İtalyanlar, almanlar, Fransızlar ve İngilizler tarafından savaşlarda ateşli silahlar kullanılmaya başlanmıştır.

Avrupalıların sürekli olarak birbirleriyle savaş halinde bulunmaları, barutla işleyen daha kullanışlı yeni silahları icat etmelerine de neden olmuştur.
Savaş meydanlarında yenilen rakipler, kale ve şehir surlarının ardına saklanıyorlardı. Şehir kuşatmaları çok uzun, aylarca hatta yıllarca sürebiliyordu. Orduları bu kadar uzun süre savaş alanlarında tutmak çok zordu. Kale ve kent surlarını yıkacak, zaferin yolunu açacak bir silaha ihtiyaç vardı. O silah da toptu.

Toplar silah olarak kullanılmaya başlandıkları ilk dönemlerde, taktik olarak iki şekilde kullanılmakta idi. Birincisi, nesneleri hedefe fırlatma ve püskürtme ile atmak ikincisi ise kullanılan gülle ile hedefi doğrudan vurmaktı.

İlk yapılan prototip toplar, genelde küçük boyut ve çapta dövme demirden imal edilmekte idi, ilk döküm toplar, şekil verilmiş, taş gülleri fırlatan ve ağzı geniş, arkaya doğru daralan bir kova biçiminde imal edilirdi. Ahşap bir kundak üzerine demir kasnaklarla bağlanır ve toprak bir yükselti vasıtasıyla eğimli atış yapması sağlanırdı. Yükseklik vermek için kundak üzerine bazı düzeneklerde yer alırdı. Bu toplar da, barut mermi gerisinden konulurdu. Namlu gerisindeki, içinde fitil bulunan küçük bir delik vasıtasıyla da ateşleme yapılırdı. Daha sonraki yüzyıllarda bu tip topları, diğer uzun toplardan ayırt etmek için “havan topu” adı verilmiştir.

Orta çağda kullanılan toplara, genel olarak eski Yunancada yüksek ses veya arı vızıltısı anlamına da gelen “bombaz” tam üretilmiş “bombart” adı verilmektedir. Daha sonraları bu isim büyük ve namluları geniş toplara verilen isim olmuştur. Bombartların 16 tona kadar ağırlıkları olabiliyordu, bu toplara mitolojik kahramanlarının veya üretildikleri yerlerin isimleri veriliyordu.

Toplar 10–20 kişiden oluşan mürettebat tarafından kullanılmaktaydı. Ağızdan dolma bu toplar saatte ancak iki gülle atabiliyordu. Atış menzilleri de 200–220 metre idi.

Ateşli bir silah olarak topların, savaş meydanlarında gücünü kanıtlamasıyla Avrupa’daki zanaatkârların birçoğu büyük boyutlarda toplar dökmeye başlamışlardır. Üretilen bu ilk toplar; büyük boyutlarda olmaları yanı sıra, savaşın sonucunu etkileyecek atış gücünden ziyade, barut gazı gücü ile fırlarlıkları ağır ve büyük, yontularak yapılan taş gülleleri ve kulakları parçaları gürültüleriyle düşman birliklerine daha çok psikolojik korku vermekteydiler.

Savaş alanlarında kullanılmaya başlayan bu toplar 1337’den sonra açık arazide kesin bir etki yaratmasalar da kuşatmalarda şehir surları, bu topların attığı ağır ve büyük taş gülleler karşısında zarar görecek duruma gelmiştir.

İlk üretilen bu büyük boyutlu topları ve mühimmatını savaş alanlarına taşımak bile o dönem şartlarına göre çok zordur. Bu nedenle, topların savaş meydanlarında kullanıldığı ilk dönemlerde savaşların sonucu yine kesici, delici ve vurucu silahlar belirliyordu.

Erken xv. Yüzyıl topları, savaş alanında ilk kullanılmaya başlandığı dönemden itibaren dövme demir veya dökme demirden daha sonraları da bronzdan üretilmektedir. Ancak bu topların kalibreleri ne de boyutlarında belirli bir ölçü bulunuyordu. Her ülke, her kral her dük veya dökümcü ustası kendilerine ve ihtiyaçlarına göre toplar üretilmekteydi.

1453’de Osmanlı sultanı II. Mehmet (Fatih) İstanbul’un fethi sırasında çok büyük boyutta top döktürmüştü. “mehmed” adını verdirdiği bu büyük top, 400 kilodan daha ağır taş gülleler fırlatmaktaydı, barut çağının ilk göz kamaştırıcı silahı imal edilmişti, bu topu hareket ettirebilmek için 60-140 öküze ve yüzün üstünde adama ve ateşlendikten sonra yeniden doldurmak için iki saate ihtiyaç vardı, bu top hiç şüphesiz ki o zamana kadar yapılmamış olan en büyük toptu. Ancak topun bir kusuru vardı; kuşatmanın ikinci günü çatlamış, üçüncü veya dördüncü günü ise bütünüyle kullanım dışı kalmıştı.

Demir toplar: önceleri dökülerek değil demirci ustaları tarafından fıçıların yapıldığı sistemle yapılırdı. Top ustaları demir çubukları ateş üzerinde döverek silindir biçimine getirdikten sonra, halka şeklinde keserek demir çemberler oluşturuyorlardı. Dövme demirden yapılan çemberler, daha akkor halinde iken birbirinin üzerine gelecek şekilde silindirin etrafına sarılıyordu. Halka soğudukça daralıyor ve birbirlerine sıkıca kenetleniyordu. Bu şekilde dövme demirden yapılan demir çemberlerle güçlendirilmiş toplara müzelerde bugün de rastlamak mümkündür.

Bir süre sonra döküm ustalarının ortaya çıkarak daha az geri tepmeleri, ham boruların bir arada tuttuğu, yine dövme demir çubuklardan oluşan kalıplarda dökme sistemi ile toplar üretilmeye başlandı. Kalıba dökme yöntemleri ile dökülen toplar, kullanım sırasında tehlikeli kırılmalara maruz kalabiliyordu. Fransa kralı XI.. Louis’nin 1478 yılında döktürdüğü toplardan birinin fazla barut hakkı ile demesi yapılırken parçalanmış ve döküm ustası Jean Mocke ile birlikte 14 kişi daha hayatını kaybetmiştir. Bu şekilde üretilen toplar birkaç atımdan sonra parçalandıklarından, çok fazla verimli değildirler. Bronz dökme toplar ise; bronzun parçalanmaya karşı dayanıklı olması ve dökme tekniğinin ateşleme ile ilgili tehlikeleri önlemesi nedeniyle daha güvenli idi. Bu nedenle de daha yaygın olarak kullanılmıştır. Ayrıca demir topların kullanım sırasında infilak edip, parçalanmaması için demir toplar bronz toplara oranla daha ağır imal edilmekte idi. Bu da başka sakıncalar oluşturmaktaydı, çünkü bu fazladan ağırlık kara toplarının hareket serbestliğini kısıtlamakta, gemi toplarında ise denizlerdeki gel-git ve büyük dalgalanmalarda gemilerin dengesini tehlikeye sokmaktaydı.

Demirin ham madde olarak bronzdan daha ucuz olması: daha dayanıklı demir top tekniği gelişene kadar, dökme bronz topun yanı sıra kullanımı kısıtlı, tehlikeli ve modası geçmiş silahlar olarak dövme demir topların kullanıma da devam edilmiştir.

Dökme tekniği ile üretilen toplar, genellikle XV. yüzyılda silah fabrikalarının ortaya çıktığı döneme kadar kiliselere çan döküm işleri yapan ve bu konuda hiç zorlanmayan zanaatkârlar tarafından üretilmiştir.

Bronz topun üretiminin temel ham maddeleri bakır ve kalaydır. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden top üretiminin başladığı dönemde bakır Macaristan, İtalya Troller bölgesi, Saksonya ve Bohemya’dan, kalay ise İngiltere, ispanya ve Almanya’dan getirtiliyordu.

İlk fabrikasyon top üretiminde en kaliteli üretimi, daha itinalı ve sabırlı çalışan, yıllarca güneşte kuruttukları ahşap kalıpları kullanan Almanya yapmakta idiler, onları Venedik ustaları takip etmekteydi.

Topun ve ateşli silah teknolojilerinin savaşlar ve uluslar için böylesine önem kazanması top üretiminde ve teknolojisinde hızlı bir gelişme olmuştur. Büyük boyutlu topların kullanım güçlükleri ile atış ve isabet güçlerinin sınırlı olması, küçük çaplı ve boyutlu topları daha çok önemli hale getirmiştir. 1450’lerden sonra Fransızların kullandığı “culverin” adı verilen dana ince ve daha uzun namlulu bronz ve dökme demir topların kullanılmasıyla savaşlara daha etkili ve hızlı olmuştur. Culverin toplarının insan yumruğu büyüklüğünde dökme demir toplar fırlatabilmesi ve bunların kolay taşınır olması meydan savaşlarında topun önemini artırmıştır.

Culver’in toplarının tasarımı arkadan doldurma şeklinde yapılmıştır. Bira bardağı biçimindeki barut haznesine önce barut dolduruluyor, sonunda bu hazne top namlusunun arka bölümüne sıkıca yerleştiriliyordu. Bu yeni sistem sayesinde önceden doldurularak hazırlanan yedek barut hazneleri ile bu toplar, ağızdan dolma toplara daha fazla atış hızına sahip olmuştur. Anca bu sistem yalnız küçük boyutlu toplarda uygulanabilmekteydi. Büyük toplarda uygulanamamışlardır.

XV. yüzyılın ikinci yarısında “ribauldeguin” veya “rabuad” olarak adlandırılan ve piyadelere karşı koyulan çok namlulu silahlar da üretilmeye başlanılmıştır. Anca yapılan denemelerde bu ilkel silahlardan istenilen başarı alınamadığından, bu silahlar o dönemde yaygınlaşmamıştır.

XV. yüzyıl boyunca özellikle Fransa, küçük çaplı top kullanımının öncüsü olmuştur. Fransızlar eski moda ağır topların taş güllerinin kullanmak yerine, en onlar kadar, hatta daha iyi olan dökme demirden basit güller atan orta boy toplar ürettiler.

Top teknolojisindeki bu gelişmelere paralel olarak barut kullanımında da gelişmeler yaşanmıştır. 1420’den itibaren kara barut devri kapanmış, pamuk barutu (nitrogliserin) olarak da bilinen dumansız barut ve daha sonraları da diğer patlayıcılar geliştirilmiştir. Böylelikle güllelerin çok daha uzun menzile ve namlu çıkış hızına ulaşması sağlanmıştır. Yine Fransızlar o güne kadar sabit kundak üzerinde kullanılan topların, kolay bir şekilde bir yerden bir yere nakli konusunda bir yenilik daha yaparak 1470 tarihinden itibaren yeni ürettikleri toplarını çekilecek şekilde kundaklı ve tekerlekli hale getirdiler.

VII. Charles döneminde Fransa da top üretimi oldukça büyük bir ilerleme göstermiştir. Hatta Fransa’nın 1494’te İtalya’yı istila ettiğinde, o tarihe kadar top yapımının en iyi ustaları ve kullanılıcıları olarak kabul edilen İtalyanlar, Fransızların bu ileri top teknolojileri karşısında büyük bir şaşkınlığa uğramışlardır. Fransızlar bu yeni üretilen tekerlekli toplar yardımıyla, İtalya içlerine hatta Napoli’ye kadar girip her yeri yağmaladılar.

Fransızların ürettikleri hafif toplar ve bunların iki tekerlekli kundak üzerindeki hızlı nakledilme özelliği, kısa zamanda diğer Avrupa devletleri tarafından da kullanılmaya başlanması ile Fransızların bu alandaki üstünlüklerinin kısa sürmesine neden olmuştur.

Bu yüzyılda topçuluk alanındaki gelişmeler, özellikle açık arazilerde yapılan savaşların sonucunu, topların belirlediğini ortaya koymaktadır. Ancak ateşli silahlardaki bu gelişmeler, bu silahlara yönelik karşı koyma ve savunma yöntemlerinin de hızla geçişmesine neden olmuştur.

Coğrafi keşiflerle birlikte açık denizlerde belirgin bir Avrupalı üstünlüğü oluşmuştur. Özellikle Portekiz, İspanya, Felemenk cumhuriyetleri (Hollanda, Belçika) ve İngiltere gibi o günün dünya şartlarında küçük fakat askeri bakımdan gelişmiş Avrupa devletleri; bu yeni keşfedilen bölgelerde tutunabilmek ve hâkimiyetlerini sürdürebilmek için askeri stratejik alanda ve silah teknolojilerinde büyük gelişmelere öncülük etmişlerdir.

Avrupa ülkelerinden özellikle Portekiz, XV. Yüzyılın son çeyreğinde top tüccarları açısından eşsiz bir Pazar olmuştu, Portekizlilerin deniz ötesi yayılması ve buralardan edindiği ticari kazançlar, top ihtiyacına dönük talebi arttırıyordu. İç üretimle bu talebi karşılayamadığından, Portekiz kralları, dışarıdan ateşli silahlar ve hatta topçular ve top döküm ustaları getirtmek durumunda kalmışlardır.

Kara ve deniz savaşlarında top kullanımın önemi ve gücü ortaya çıkmaya başlayınca; imparatorlar, kralla ve dükler kişisel olarak topçulukla ilgilenmeye başlamışlardır. Buna paralel olarak da savaş stratejileri ve ateşli silah teknolojileri de bu yönde gelişmiştir.
Ateşli silahlardaki teknolojik gelişim incelendiğinde, öncelikle bu silahların ateşleme sistemleri ve mekanizmalarındaki gelişmeler ile namlu ve mermilerindeki değişimler görülmektedir.

Top başta olmak üzere, ateşli silahların gelişmesinde en önemli etkenlerden biri de Fransa kralı XIV. Louis’nin saldırgan eğilimleri, Rus ramonov ve Avusturya habsburg hanedanlarının yayılmacı siyasetleri, Avrupa’da büyük boyutlu uluslar arası rekabeti yaratmıştır. Bu hanedanlar ve ülkeler arasında gelişmeye başlayan rekabet, askeri strateji ve teknolojilerinin gelişimini olumlu yönde etkilemiştir. Yine bu dönemde Osmanlıların batıya doğru ilerlemelerini durdurma çalışmaları da bu gelişmeleri hızlandırmıştır.

İstanbul’un 1453’te Türkler tarafından ele geçirilmesinin ardından ele geçirilmesinin ardından Avrupalılar için her şey daha da kötüye gitti. Osmanlıların ilerlemesi, daha güçlü ve karşı konulmaz bir biçimde sürüyordu. 1459’da kuzey Sırbistan, 1463-1466’da Bosna-hersek, 1468’den sonra Arnavutluk ele geçirilmişti. Eğri boz, Venediklilerden 1470’te alınmıştı. Cesareti kırılan papa II. Pius, “ufukta iyi olan hiçbir şey görmüyorum” diyordu.
Osmanlıların bu ilerleyişi karşısında Avrupa ülkelerinden, önce Portekizliler ve İspanyollar, daha sonraları da İspanyollar, daha sonraları da Hollandalılar ve İngilizler Avrupa üstünlünün temellerini attılar. Ancak Avrupa XV. Yüzyılda hala Osmanlı tehdidi altındaydı, Osmanlı ilerleyişi zamanla yavaşlatılabiliniyordu. Bunun en önemli nedeni ise özellikle doğu Avrupa devletlerinin askeri teknik açıdan etkin olmayan ağır zırhlı süvarilerine güvenmesiydi.

XV. yüzyıl sonlarında Avrupa devletleri donanmalarında, okyanusu geçmek için yeterli olan üç direkli ve kare seren yelkenli gemiler vardı. Bu gemilerin ilk başlarda sadece pruva ve kıç taraflarında ağır toplar bulunmaktaydı. Daha sonraları alt güverte kısmındaki borda tirizlerine de toplar konuldu. Geminin dengesini bozmasını önlemek için top sayısı kısıtlı ve kalibreleri düşük tutulurdu. XVI. Yüzyılda, alt güvertenin üst güverteden daha geniş inşa edilmesiyle daha fazla ve kalibresi büyük topların alt kısma yerleştireme imkânı oluştu. Bu gelişmeler, Avrupalı devletlerin donanmaların ateş gücünü arttırarak denizlerde üstünlük sağlamalarına neden olmuştur.

XVI. Yüzyıl, topçuluktaki büyük gelişmelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Barut ve silah teknolojisinde ardı ardına gelen ilerlemeler artmıştır. Daha 1530’larda tartagila’nın top mermisi yörüngelerinin geometrik biçimleri ve galileo’nun boşlukta balistik hareket ilmi konusundaki çalışmaları topçuluk alanındaki önemli ilk gelişmeler olmuştur.
XVI. Yüzyıl sonları aynı zamanda da topların özellikleri ve aralarındaki kullanım farklılıkları nedeniyle, gemi, sahra, dağ, kale ve kuşatma topları olarak sınıflandırıldığı bir dönem olmuştur.

Yine bu yüzyıldan itibaren, topların üç işlevi üzerinde önemle durulmaktaydı. Bunlarından ilki; ateş gücü ile düşmana en hızlı biçimde en büyük zararı vermekti. İkincisi, şehir surları ve kale duvarlarını yıkmak, üçüncüsü ise denizlerde düşman kalyon ve kadırgalarını ateş gücü ile batırmak ya da etkisiz hale getirmekti. Avrupa’nın o dönemdeki etkin ülkelerindeki top yapım ustaları, ateş gücünü azaltmadan, savaş alanlarında daha hareketli ve daha etkili kullanılabilen toplar üretmek için yoğun bir çalışma içine girmişlerdir.

İngiltere’de 1509-1513’ten itibaren top üretilmekteydi. Ancak gerçek anlamda ilk dökme demirden top 1543’te üretilmiştir. İngiltere kralı VIII. Henry, 1543’te Fransa’ya karşı savaşırken, silahlanmaya ihtiyaç duymuş ve yeni bir teknoloji ile top üretilmesi konusunda çalışmalar başlatmıştır. Bu dönemde yeni geliştirilen tekniklerle dökme demirden toplar üretilmiştir. İngilizlerin ateşleme sırasında parçalanmayan bu yeni döküm topları, o dönemde topçuluk alanındaki en önemli gelişme olmuş ve tüm Avrupa’da yaygın olarak aranır olmuştur. Ancak yine de demir toplar, bronz toplara göre daha geri ve daha tehlikeliydi.

İngiltere’de 1509-1513’ten itibaren üretilen toplar ile 1453’ten sonra üretilen toplar arasında önemli farklar bulunaktaydı. İlk üretilenler kısa ve büyük kalibreli, namlu ile barut yükleme hazneleri ayrı toplardı. 1453’ten sonra üretilen toplar ise küçük kalibreli, daha uzun ve ağırdı. Namlu ile barut yükleme hazneleri ise tek parça idi.

Avrupa’daki çeşitli veraset, din ve mezhep savaşları (1560–1648) ispanya’nın 1574’te askeri açıdan kendi birliklerini yeniden düzenlemek ve silah donamışlarını geliştirme gerekliliğini ortaya çıkarmıştı. İngiltere’den top sipariş edilmesine rağmen kraliçe elizabeth. Katolik ülkelere ihracatı yasakladığı için ispanya’nın bu talebi gerçekleşmemiştir.

XVII. Yüzyılda top üretim tekniklerindeki gelişmeler hızla devam etmiştir. 1660–1760 döneminde nevtoncu bilimle, askeri mühendislik ve topçuluk arasındaki bağlantıya tanık olundu. Demirin daha iyi ergitilmesi, İngiltere’de top dökümhanelerinde bronz toplardan daha hafif demir topların üretilmeye başlanması ve yapılan atış denemelerinde başarılı olunması, bronz topların yüksek maliyetleri ve artan top ihtiyacı, demir topların bu yüzyıldan itibaren gerek kara ve gerekse donanmada hakim olan tek top türü olmasını sağlamıştır.

XVII. Yüzyılda doğudaki gelişmelere baktığımızda, barutu ilk kullananlar olmakla birlikte iç ve dış sorunlarla boğuşan cin’de savaş teknolojileri gelişmemişti, dönemin çin imparatoru, ordu ve donanmanın elden geçirilmesi gereğini düşünerek ülkesine yerleşmiş olan Cizvit misyonerlerinden yeni büyük toplar dökmelerini istemiştir. Yeni toplarla ordu ve donanmasının gücünü artırmasına rağmen yin de devam eden iç meseleler nedeniyle ateşli silah teknolojilerinde ki gelişmeleri takip edememişler ve iki yüzyıl sonra İngilizlerle yaptıkları afyon savaşında civitlerden kalma toplarla İngilizlerin büyük ve uzun mesafeleri toplarına karşı mücadele etmek zorunda kalmışlardır.

Japonya’da ise barutun ölüm ve yıkım getirici bir silah olarak ilk ortaya çıkışı 1543’te Portekizli serüvencilerin ellerindeki arkebüzlerle ülkeye ulaşmalarıyla başlamıştır. Portekizlilerin ülkeye gelişlerinden birkaç yıl sonra Japon kılıç yapıp ustaları tarafından arkebüz ve hafif top imalatına başlanılmıştır. Ancak ülke yönetiminde söz sahibi olan daymiyo adı verilen feodal beyler, Portekizli ve diğer yabancıları ülkeden çıkararak ülkeyi dışa kapadılar. Tüm ateşli silahlar toplatılarak eritildi. Japonların dünyadan soyutlanmaları iki yüz yıl sürdü. Amerikan filosunun 1850’lerde Edo körfezini bombalamasına kadar da devam etti. Amerikalıların o tarihte kullandıkları top mermilerinin boyu bile Japonların eski tip topların boyutundan büyüktü.

XVII. Yüzyıl ortalarında Avrupa’da silah endüstrisi belirgin bir şekilde gelişmişti. Nitelikli ve kullanışlı yeni dökme demir topların ortaya çıkması ve maliyetlerinin göreceli bir şekilde ucuz olması top üretiminin ve ihracatının artmasına yol açmıştır.

XVII. Ve XVIII. Yüzyıllarda özellikle silah teknolojilerindeki gelişmeler; askeri bir devrim kavramını yönlendirmiş, Avrupa’da güç dengelerini değiştirmiş, barut ve ateşli silahların Avrupa tarihine etkilerini göstermiştir. 1742 ve 1753 tarihleri arasında Benjamin Robins ve Leonhard Euler’in balistik alanındaki buluşları, yiv etkisine ilişkin anlayışı geliştirdi.

Toplar genellikle uzak hedeflere yekpare ve namlu çap genişliğine göre de irili ufaklı güleler artmaktaydı. Daha sonra ki gelişmelerle ise ateşlendiği zaman içindeki parçaları çevreye saçan ve toplu hedeflerde öldürücü etki yapan top mermileri kullanılmıştır. Patlayıcı mermiler ise 1650’lerden sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanılmıştır. Ancak bunlar havan ve obüs gibi südre gerilerine atış yapabilen silahlarda kullanılmıştır.
XVII. Yüzyılda topçuluk bir zanaattan, öğretilebilen ve öğretilmesi gereken bir bilime dönüşmüştür. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak da 1744’de Napoli’de bir topçu okulu bundan 10 yıl sonra da bir mühendislik akademisi açılarak, ikisi 1769’da reale academia militare, adı ile birleştirilmiştir.

XIX. Yüzyılın ikinci yarısında, doldurulmaları zaman alan ve zahmetli olan ağızdan dolma topların yerine kamadan dolma ve hızlı ateş olanağı sağlayan toplar kullanılmaya başlanmıştır. Ağızdan dolma topların yeniden atış yapabilmesi için doldurma işleminin ancak topun önüne geçilerek yapılabilindiğinden, bu işi yapacak topçu, düşman ateşine açık hedef olmaktaydı. Ayrıca bu topların namlu içleri düz olduğundan ve küre şeklinde güller arttığından menzilleri de kısaydı.

XX. yüzyılda, kamadan dolma, yivli ve setli topların teknolojisinde gelişmeler sağlanarak, bu yeni üretilen topların geri tepmesini önleyecek hidrolik sistemli kundaklar geliştirilmiştir. Bu yeni üretilen toplarda eskiden olduğu gibi artık gülle değil, çekirdek ve kovandan oluşan, isabet, tahrip ve delme gücü çok daha fazla olan top mermileri kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki çağdaş ve son derece gelişmiş teknoloji ürünleri olan toplar; namlu, kundak ve mermilerinde yapılan önemli gelişmelerle de tüm dünya ülkelerinin, ordularının vazgeçilmez silahları araksında yer almaktadır.

Traktörün İcadı

Gönderen by sid

Traktörler bügün vaz geçilmez tarım aletlerinin başında gelir ve yapılan işi %80 oranında kısaltır. (latince “trahere”) ; tarla , bahçe , bağ’larda ve şehirlerin parklarında kullanılan tarım aletlerine (pulluk , orak makinası , mibzer , pülverizatör , ekin biçme makinası v.b.) çekicilik yapan kendinden itimli motoru olan kara taşıtıdır.

İçten yanmalı motoru olan ilk traktörü 1892 yılında ABD’de Iowa’lı John Froehlich yapmıştır.

Çalışma ilkesi otomobillerden pek farklı olmamasına karşın yine de karakteristik özellikleri vardır. Yerden oldukça yüksek dingillere oturtulmuş dar kesitli karoser , ön tekerlere oranla çok büyük derin yivleri olan arka tekerlekler en belirgin özellikleridir.

Arka tekerleklerin bu şekli aracın her türlü arazi koşulunda ve yumuşak zeminde patinaj yapmadan ve devrilmeden çalışmasını sağlar. Bazı özel şartlara göre paletli traktörler de vardır. Paletler traktörün ağırlığını daha geniş bir alana yaydıklarından üzerinden geçtiği toprağın sıkışıp kalmasını önler ve traktörün toprağı daha iyi kavramasına yardımcı olur..

Paranın İcadı

Gönderen by sid

İlk çağlardan itibaren insanlar çeşitli malları para yerine kullanmışlardır. İş bölümünün gelişmesiyle birlikte malların mallarla mübadele edilmesi giderek zorlaşmıştır.Takas edilecek malların değerinin birbirine denk olmaması , malı arzedecek kimsenin her zaman bulunmaması , malların bölünebilme özelliklerinin olmaması çeşitli zorluklar ortaya çıkarmıştır.Örneğin bir at ile yirmi ölçek buğday değiştirmek isteyen bir kimsenin bir pazarda aynı malın karşılığında on ölçek buğday veya beş ölçek süt önerisi ile karşılaşması farklı değerlerin oluşmasına neden olmuştur.Zamanla bölgelerin özelliklerine göre bir mal üzerinde anlaşılarak tk bir mübadele değeri oluşturulmaya çalışılmıştır.Değer ölçüsü, fonksiyonu gören bu mala hesap parası denilmiştir. Hesap parasının temsil ettiği malın ödeme aracı olarak kabul edilmesi paralı ekonominin doğmasındaki en önemli etken olmuçtur.Öte yandan bazı malların taşınma ,bölünme ve biriktirme zorluklarının bulunması madenlerin kullanılmasına yol açmıştır. Özellikle altın bakırgümüş gibi metallerin küçük parçalara bölünebilmelerinin yanısıra değer ölçüsü ve biriktirme fonksiyonlarını görmeleri yaygın bir mübadele aracı olarak kullanılmalarını sağlamıştır.

En eski para M.Ö.2900 yıllarında kullanıldığı altın ve gümüş sikkeler olduğu zannedilmektedir.Anadolu'da ise altın ve gümüşün doğal alaşımı olan elektrumdan basılan paralar mübadele aracı olarak dolaşıma girmiştir.Zamanla altın sikkeler dış ticarette ve büyük ödemelerde bakır bronz gibi madenler de ufaklık para olarak küçük ödemelerde kullanılmaya başlanmıştır.İç piyasada en çok kullanılan ödeme aracı ise gümüş olmuştur.18.yy'a kadar para sisteminin temelini teşkil eden gümüş sikkelerin ağırlığı ve ayarı devletçe tespit edilmekteydi. Para değerinin ölçüsü olarak gümüşün kullanıldığı bu dönemlerde altın sikkeler sadece külçe değerleri üzerinden işlem görmüştür.Gümüş ve altın arasındaki değer oranı serbest dalgalanmaya bırakılmıştır.

Devlet sadece kendisine ait veya imtiyaz verdiği darphabelerde basılan gümüş sikkelerin kabülünü zorunlu kılmakla birlikte özel kişilerede tuğra resmi karşılığında ellerindeki külçelerden sikke kestirmek hakkı tanınmıştır. Altın üretiminin zamanla artması gümüşün değerinin istikrarsızlaşması altın sikkelerin de değerinin düşmesine neden olmuş;bir çok ülke gümüş ve metal sistemlerinden vazgeçerek çift metal sistemine veya altın tek metal sistemine geçmiştir. Altın tek metal sisteminde para ölçüsü altın da Darphanelerde özel kişiler sadece altın sikke kesitini bilmiş ,gümüş sikkeler ise devlet tarafından ve devletin tayin ettiği değere göre tedavüle çıkarılmasında Altın sikkeler Birinci Dünya Savaşı’na kadar tedavüld kalmıştır. Çift metal sistemini (bimetalizm) kabul eden ülkelerde ise hem gümüş hem de altın devlet resmi parası olarak kabul edilmiştir.Özel kişiler de iki madenden de sikke kestirmek hakkına sahipti , ödeme güçleri iç piyasada aynı idi.Zamanla altın ve gümüş üretimi arasında dengesizlik ortaya çıktı. İki maden arasındaki parite de bozulmuştur.Özellikle gümüş üretimindeki artış gümüşün değerini para değerinin altına düşürmüştür.Bu durumda gümüşü ucuza alıp darphanede sikke kestirerek ödemlerde kullanmak yaygın hale gelmiş , gümüş sikkeler giderek ortadan kaybolmuştur. 19.yy.’nın ikinci yarısından itibaren çift metal sistemini ayakta tutabilmek için bazı önlemler alınmaya başlanmıştır.Örneğin gümüş sikkelerin değeri düşürülmüş ve serbestçe bastırılması durdurulmuştur. Ayrıca küçük birimli gümüş sikkelere kabul haddi tayin edilmiş , kısaca gümüşün para ölçüsü olarak gördüğü fonksiyonlar sınırlandırılmıştır.Sonuç olarak da ortaya topal mikyas adı verilen sistem ortaya çıkmıştır. Madeni para sistemleri yaygın bir şekilde uygulanırken 17.yy’dan itibaren temsili paraların da tedavül etmeye başladığı göze çarpmaktadır.Aslında madeni sikkelerin yerini tutmak üzere çıkarılan temsili paralara eski çağlarda dahi rastlanmaktadır.

Bununla beraber ,çağdaş banknot sistemlerine öncü sayılabilecek ilk para İngiltere’de 17.yy.’da değerli madenleri muhafaza eden sarrafların tevdiat sahiplerine verdikleri makbuzlardır.Goldsmith’s notes adı verilen bu makbuz hamilleri ,üzerinde yazılı değerde altın veya gümüş külçe almak hakkına sahiptirler.Zamanla bu makbuzlar para gibi tedavül etmeye başlamıştır.Daha sonra sarraflar kendilerine tevdi edilen değerli madenlerin özellikle altının hepsinin aynı anda çekilmediğini farketmişlerdir.Bunun üzerin kendilerine ait olmayan bu aştın stokunun bir kısmını kasa karşılığı olarak tutmuşlar ,geri kalanını ihtiyaç sahiplerine faiz karşılığı borç olarak vermişlerdir.Daha ileri bir safhada ikrazda bulundukları kimselere altın sikke yerine artık banknot adı verilen temsili paraları vermeye başlamışlardır.Sarraflar bir ara açtıkları kredileri ödeme imkanlarının üstüne çıkarmışlar ve mevduat sahiplerini zarara sokmaya başlamışlardır.Bunun üzerine 17.yy’nın sonlarıda faaliyetleri durdurulmuş fakat bu sefer de aynı nitelikleri taşıyan bankalar kurulmuştur.Altın sikke sistemine güvenin azalmaı ve uluslar arası ticarette aracı kurumlara ihtiyaç duyulması banka sistemine uygun hale getitmiştir.Fakat bankalarda banknot ihracı yetkilerini kötüye kullanmışlardır.Nihayet 19.yy.’nın başlarından itibaren banknot hacminin kontrolüne gidilmiştir. Altın standardı veya çift maden sisteminde banknotların madeni karşılığında emisyon kurumu kefil olmuştur.

Banknotlar emisyon kurumuna ibraz edildiğinde karşılıkları olan değerli madenin ödenmesine konvertibilite denir.Uygulamada üç türlü konvertibilite esası altın sikke sistemidir. Bu sistemde madeni paralar ve banknotlar hukuken eşit ödeme kabiliyetine sahip olmuşlardır. Altın külçe sisteminde ise altın sikkeler tedavülden kaldırılmış ve yurt içi ödemeler temsili paralarla yapılmıştır. Konvertibilite esası yalnız yüksek meblağlar için uygulanmıştır. Altın külçe sistemi Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir ara bazı Avrupa ülkelerinde tatbik edilmiştir. Tedavül hacmini karşılayabilecek kadar geniş altın stokuna sahip olamayan ülkelerde ulusal para ile altın arasındaki bağ altın standardına bağlı dövizler yardımı ile kurulmuştur. Altın kambiyo sistemi adı verilen bu sistemde emisyon kurunun çıkardığı banknotların altın sikke ve altın külçe konvertibilitesi tanınmamıştır. Ancak yurt dışına ödeme yapmak isteyenler altın standardına bağlı yabancı paraları serbestçe elde edebilmişlerdir. Adı geçen sistemi 19. yy sonlarında Rusya uygulamış ve rubleyi altına bağlarken Alman markını esas olarak almıştır. Banknot ihracının kontrolünde başlıca iki görüş ileri sürülmüştür. Otomatik altın standardı teoreminin kurucusu olan İngiliz İktisatçısı D.Ricardo işlemesi için tedavül prensibini savunmuştur.

Bu prensibe göre banknot miktarı sıkı bir şekilde altın sikke miktarına bağlanıyordu. Diğer bir deyişle çıkartılan her banknotun tam altın karşılığı bulunması gerekmekteydi. Para arzına elastiklik kazandırmak amacını güden diğer prensip banka prensibi adını taşır. Emisyon sorununu para talebi açısından ekle alan banka prensibine göre tedavüldeki sınırı altın sikke miktarının artık çok genişlemiş olan ticaret hacmine intibak etmesi güçtür; şu halde para arzına elastiklik kazandırmak için bankalara ihracı konusunda serbestlik tanımalıydı. Her iki prensipten de asgari altın ankes sisteminde banknotun belirli oranında minimum altın sikke karlığı bulundurmak zorunluydu. 19. yy boyunca özellikle savaş dönemlerinde halkın elindeki banknotları altın sikkeye çevirme eğilimi artmıştır. Merkez bankaları altına çevirme taleplerini karşılayamaz hale gelmiş ve banknotların altına çevrilebilme kabiliyetini geçici bir süre kaldırarak kağıt para rejimine geçilmiştir. Kağıt para rejiminde devlet ve ya merkez bankası tarafından çıkarılan paraların altına çevrilebilme imkanları yoktur. Bununla beraber kağıt para sistemi devamlı olamamış ve ekonomik durum düzeldikçe yeniden altın sikke sistemine dönülmüştür. Aynı tecrübeler Birinci Dünya Savaşı sırasında geçirilmiş ve nihayet 1929 Büyük Dünya Buhranından sonra devamlı olarak kağıt para rejimine geçilmiştir. Kağıt paranın altına çevrilebilme kabiliyeti yoktur. Bununla beraber bu gün kağıt para yerine banknot denmektedir. Kağıt paranın altına çevrilme özelliğinin bulunmaması para arzına geniş bir elastiklik kazandırmıştır. Bu elastikliği saesinde adı geçen sistem para arzını bir ekonomi politikası aleti olarak kullanılmasını sağlamıştır. Kağıt para rejiminin uygulanmasıyla altının ödeme aracı fonksiyonu tamamen ortadan kalkmış değildir. Özellikle uluslar arası ödemelerde bu fonksiyon önemini muhafaza etmektedir.

Barkotun İcadı

Gönderen by sid

1940'ların sonunda bir lisansüstü öğrencisi olan ABDli Bernard Silver, öğrenim gördüğü Drexel Teknoloji Enstitüsü'ne gelen bir market zinciri sahibinin kasada tüm ürün bilgilerini otomatik kaydedecek bir sistem geliştirilmesini istediğini, ama enstitünün konuyla ilgilenmediğini gördü. Bu fikir Silver'in ilgisini çekti ve doktora öğrencisi olan arkadaşı ABDli Norman Woodland'a bundan söz etti. Konu üzerinde birlikte çalışmaya başladılar.

Akıllarına ilkin, kızılötesi ışığın altında parlayacak floresan mürekkeple oluşturulacak desenleri kullanmak geldi ama bunun çok kullanışsız ve yüksek maliyetli olduğu ortaya çıktı. Ardından Norman Woodland, Morse kodu ilkesiyle çalışan ve tarayıcıya okutulabilecek bir etiket düşündü. Mors kodundan tek farkı, noktalar yerine inceli kalınlı çizgiler kullanılması olacaktı.

Barkodun henüz oluşum aşamasında ortaya atılan bu görüş modern barkod fikrine çok yakındı ama Woodland ve Silver bu durumda çizgileri tarayıcıya okutmanın çok güç olacağı düşüncesiyle fikri daha da geliştirdiler; 1949'da hedef tahtasındakine benzer iç içe geçmiş halkalar şeklinde bir veri kodu için patent başvurusu yaptılar. Böylece tarayıcının barkoda paralel tutulması zorunluluğu ortadan kalkacaktı. Günümüzün lazerli okuyucuları bu sorunu, etiketi aynı anda birkaç yönden birden tarayarak aşar.

Bunun ardından, tarayıcılarının prototipini yaptılar; prototip, okumakta olduğu kodları yakıp kül etmeden önce fikrin işe yaradığını gösterecekti. Woodland o dönemde IBM firmasında çalışıyordu ve firma iki kez patent haklarını satın alma önerisi yaptı. Sonunda patent hakkını 1962'de Philco firması aldı ve sonra RCA firmasına sattı. 1970'lerde hâla IBM firmasında çalışmakta olan Woodland, ABDli George Laurer ile birlikte Evrensel Ürün Kodu olarak bilinen ve 1973'te onaylanan 12 basamaklı karmaşık kodu geliştirdi. Ertesi yıl, 26 Haziran 1974 günü sabah 08.01'de, ABD'nin Ohio eyaletinde bulunan Troy şehrindeki Marsh Süpermarket'in kasasında işlenen bir paket sakız, dünyada barkodla satılan ilk ürün oldu.

Atom Bombasının İcadı

Gönderen by sid

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saatle 08.15'te Hiroşima üzerineüç gün sonra da 9 Ağustos'ta Nagasaki şehrine atılarak 100. 000 den fazla insanın ölmesine yol açan 2. Dünya Savaşını kesin bir şekilde sonuçlandıran atom bombalarının yapılmasıyla ilgili çalışmaların tarihi hayli eskilere kadar uzanır.

1896 yılında Henri Becquerel adındaki bir Fransız bilim adamıbazı atomların ayrılıp dağılması sonucu meydana gelen radyoaktiviteyi keşfetmişti. Aynı çıkış noktasına dayanarak deneysel çalışmalar yapan Marie ve Pierre Curieradyum ve polonyum adını taşıyan radyoaktif iki eleman buldular.

Einstein (Aynştayn)'ın 1905 yılında ortaya koyduğu bir formül atomların çekirdeğindeki dev enerjiyi bilimsel bir gerçeklikle açıklamış oldu. Bilginlerin bu alandaki çalışmaları büsbütün yoğunlaştı. 1938 yılında Hahn ve Strassmann adında iki Alman bilginiuzun çalışmalar sonucu uranyum atomunu parçalamayı basardılar. Aradan geçen zaman içinde 2. Dünya Savaşı patlak vermişti. Gerek Müttefiklergerekse Almanya

hasımlarından daha önce davranarak atom bombasını gerçekleştirmek çabası içindeydi. Amerika Hükümeti bu konudaki çalışmaları 1939 yılında büsbütün hızlandırdı. Aynı yıl içinde Başkan Franklin D. Rosevelt'le görüşen bilim adamları bir atom bombasının yapımı tasarısını açıkladılar. Ertesi yıl bu konudaki çalışmalar için büyük ölçüde ödenek ayrılmıştı. Öte yanda Almanlar da hızlı bir çalışmayla aynı hedefe ulaşmak çabası içindeydiler.

Uranyumun U-235 isotopu ve atomların "zincirleme parçalanması" işlemi için gerekli "kritik kütle" diye tanımlanan miktarın bir araya getirilebilmesi Amerika Birleşik Devletleri'nin 5 yıl sonra ilk atom bombasını gerçekleştirmesini sağladı. 1945 yılının 16 Temmuz günü Amerika'nın New Mexi-co (Yeni Meksika eyaletindeki Alamogordo hava üssü yakınlarında patlattığı ilk atom bombasıyla 16 kilometre ötede bulunan dağlar aydınlandı. Ateşten bir top 12. 000 metreye kadar yükseldi. Ardından mantar biçimi bir duman sütunu oluştu. Bombanın üzerinde patlatıldığı çelik kule eriyip yok olmuştu.

Atom bombasının patlaması esnasında meydana gelen ısı uranyum elemanını basıncı çok yüksek bir gaz haline dönüştürür. Patlama anında kütlenin iç yapısındaki ısı 100.000. 000 (yüz milyon dereceyi) bulur. Ardındanbunları tutan maden ceket parçalanır.

Amerika'dan sonra 1949 yılında Ruslar 1952'de de İngilizler ilk atom bombalarını patlattılar. Böylecedünya tarihinin en korkunç ve en etkili silahı doğmuştu.

Dalgıç Tüpünün İcadı

Gönderen by sid

Dünyada sualtı solunum cihazları, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa'da, kaptan Jacques Cousteau tarafından geliştirildi. Cousteau, Fransız Donanması'nda görev yaparken, sualtında uzun süre kalabilmenin
çarelerini araştırıyordu. Sualtında, her on metrede, basınç bir atmosfer yükseliyordu. Her hangi bir derinlikte, ciğerlerin içindeki ve dışındaki basınç, birbirine denk olmazsa, dalgıcı ölümcül tehlikeler bekliyor ve vurgun yemesine sebep oluyordu.

1942 yılında Cousteau, mühendis arkadaşı Emile Gagnan'la birlikte yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemle, suyun derinliği de hesap edilerek, dalgıcın istemine göre, otomatik olarak ciğerlere hava pompalanıyordu. Aygıt, son derece basitti ve sudaki ağırlığı, yok denecek kadar azdı. Savaş sona ermeden önce, bu aygıtı kullanan kurbağa adamlar, düşman gemilerine büyük zararlar verdiler. Günümüzdeki sualtı solunum aygıtları, askeri, ticari ve sportif amaçlarla geniş ölçüde kullanılmaktadır.

Parfümün İcadı

Gönderen by sid

Parfüm olmadan önce eski zamanlarda kokulu tütsü ve yağlar büyücülerin, sihirbazların ve din adamlarının güçlerini simgelerdi. Fakat orta Çağ hastalıklarından korunmak için insanlar temizliğin önemini anlayınca, sabun ve koku kullanmaya başladılar ve bu hızla yaygınlaşmaya başladı. 1390′da sedir ağacı, biberiye, terebentin ve alkolden üretilen ünlü “Macar kolonyası” doğdu. Rönesans döneminde ise koku kullanımı çılgınlığa dönüştü ve zenginliğin simgesi halini aldı. Yelpazeler, peruklar, mücevherler. biblolar, elbiseler her şey parfümlenmeye başladı. Aynı dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu da bu gelişmelerden etkilendi. Haremdeki gözdeler de padişahın huzuruna çıkmadan önce vücutlarını zencefil ve hoş kokulu otlarla ovuyorlardı. Eski Mısır’da da parfüm kullanımı zenginliğin bir simgesi haline gelmişti. Zenginlerin mumyalarına öteki yaşamında hoşluk olsun diye türlü kokular katıldı. Eski Yunan’da da savaş kahramanlarının adeleleri ‘kafuru’ ile ısıtılıyordu. Kadınlar da vücutlarını aromatik esanslarla ovuyorlardı. Kokularla haşır neşir olunan Roma İmparatorluğu döneminde ise koku kullanımı oldukça yaygındı ve “Per fumum” sözcüğü tüm kokuları ifade ediyordu.

PARFÜMÜN TARİHÇESİ:
Parfüm, latince, kokulu duman anlamına gelen “perfumum” kelimesinden geliyor. Tarihi ise oldukça eski:
Günümüzden yaklaşık 5000 yıl önce, Mısırlılar güneş tanrıları Râ için güneşin doğuşundan batışına dek kokulu otlar yakarlardı.

Ölülerini ise kokulu yağlar kullanarak mumyalar, mezarlarına parfüm şişeleri ve kokulu kremler koyarlardı. Nitekim, yapılan kazılarda Mısır Firavunu Tutankhamon’un mezarından parfüm şişeleri ve krem vazoları çıkarıldı. Mısırlılar günlük hayatlarında ise kokulu yağlar ve pomatlar kullanırdı. Bunlar içinde en çok tercih ettikleri “kyphi” adını verdikleri kokulu bir yağdı. Kyphi, bal, şarap, pirinç, mersin çiçeği, safran, katırtırnağı ve ardıç özlerinden oluşan bir karışımdı. Nefertiti yasemin banyosu yapar, banyodan sonra vücuduna sandal ağacı, amber ve ender rastlanan çiçek özleri sürerdi.

Çağdaş niteliklere sahip ve bilinen ilk parfüm 14. yüzyılda, 1370 yılında yapıldı ve güzelliğiyle ünlü Macar kraliçesine atfedildi. Esans ve biberiye yağı ile alkol karışımından elde edilmiş, lavanta yağı ile zenginleştirilmiş bu karışıma özel bir isim verilmesi de unutulmamıştı: “Macar Suyu”.

16. yüzyılda cam sanatının ilerlemesiyle birlikte parfümün gelişme süreci de hızlandı. O yıllarda parfümün en çok üretilip tüketildiği ülke Fransa idi. Fakat parfümün vücuda sürülmesinin hastalıklara neden olacağı düşünülür, parfüm sadece pis kokuları maskelemek için kullanılırdı. Bu nedenle giysiler, eldivenler, mendiller, hatta mücevherler bile parfümlenirdi.

17. ve 18. yüzyıllarda, parfüm endüstrisi oldukça gelişti. Özellikle Fransa'nın Grasse bölgesi parfüm endüstrisinin kalbi, merkezi haline geldi.

20. yüzyılda parfümler muhteşem şişeleriyle birer sanat eseri halini aldı. Parfümler vücut kokularını bastırmak için değil, kişiliklerin altını çizmek için kullanılmaya başlandı ve çağdaş yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geldi.

Zeplin İcadı

Gönderen by sid

Zeplinler havacılık tarihinin en büyük ulaşım araçlarından birisiydi. Havacılık tarihine geçen en büyük zeplin olarak LZ-129 Hindenburg Zeplinini örnek verebiliriz. Bu zeplinin boyu 305 metre çağı ise 41 metre boyutlarındaydı. Bu boyuta sahip bir zeplin tam 3 adet jumbo jet uzunluğuna sahipti. Ayrıca Titanic gemisinden bile 20 metre daha fazla uzunluğa sahipti. 20. yüzyılda kara,deniz ve hava sektöründe yaşanan teknolojik gelişmelerle yüzyılın en ilginç buluşlarından birisi hiç şüphesiz zeplindi. Zeplinleri Alman bilim adamı Von Zeppel icat ederek kendi adını vermiştir. Zeplinleri hava gemileri olarak tabir etmemiz yerinde olacaktır. Mongolfier kardeşlerin icat ettiği balonlarla aynı mantığı taşıyan zeplinler, balonlardan farklı olarak daha fazla yolcuyu daha uzak mesafelere konforlu ve hızlı bir şekilde götürmeyi amaçlıyordu.

Zeplinler özellikle Nazi Almanya’sında ciddi anlamda propaganda aracı olmuştur. Dr. Hugo Eckener, daha önceki yıllarda hiç yapılmamış devasa bir zeplin inşa etmek için işe koyulur. Zeplin adını ünlü Alman mareşali olan Hinderburg’dan alır. Hinderburg o tarihe kadar insanlar tarafından yapılmış en büyük ulaşım vasıtasıydı. Eckener zeplini yaptıktan sonra için güvenli olması bakımından helyumla doldurmayı düşünüyordur. Bu büyük zeplinin üretildiği yıllarda Amerika en büyük helyum üreticisi konumundaydı. Amerika, Almanya’ya helyum gazını vermeyi reddeder ve Eckener’in bu planı suya düşer. Hildenburg son seferini 3 Mayıs 1937 yılında yapmıştır. Frankfurt’tan New Jersey doğru havalanan zeplin, Manhattan üzerindeyken inişe geçerken olumsuz hava koşulları ile karşılaşır. Tam iniş esnasında yaşanan patlamada yere çakılan Hildenburg’un gövdesi yanar. Toplam 35 kişi yanarak can verir. Bu olayla birlikte Almanlar olayın sabotaj olduğunu iddia eden söylemler ortaya atsa bu kazanın kesin nedeni hiçbir zaman bilinmez. Yaşanan bu kötü olaydan sonra zepline duyulan güven azalır ve zeplinler tarihin sayfalarından silinir, sadece fotoğrafları kalır.

Turbo Jet İcadı

Gönderen by sid

Newton'un 3. hareket yasası olarak adlandırılan tezinin hayata geçirilmesi için yüzyıllarca bilimadamları tarafından uğraşıldı. Yasanın temeli her etkinin aynı büyüklükte ve ters yönde bir tepki doğuracağıydı. Bu temele dayanarak herhangi bir aracın arkasından püskürtülen gaz veya bir sıvının aracı ters yöne hareket ettirmesi gerekiyordu. İlk buharlı jet motoru 1781 yılında bulundu ve bir gemide kullanıldı. Tabi ki bu asıl devrim değildi, sadece bir önhazırlık niteliğindeydi. Frank Whittle gerçektende çok büyük bir başarıya imza atarak bir icat geliştirdi ancak uzun yıllar kabul görmedi.

İngiltere'de yaşayan Whittle 1928 yılında uçakların uçmasını sağllayan içten yanmalı motorlar yerine gaz türbini ya da jet tahriki gibi sistemler üzerine bir makale yayınladı. Aradan geçen 1 yıl gibi kısa bir sürede de bu iki fikrinin birleşiminden oluşan jet motoruna güç verilmesi için gaz türbinini kullandı. İcat ettiği ilk turbojet motoru için 1928 yılının Ocak ayında bir patent başvurusu yaptı ve 1931 yılında başvurusu onaylandı.Gerek maddi sıkıntılar gerekse cesaretsizlik nedeni ile 1936 yılına kadar hiçbir atılım gerçekleştirmedi ancak 1937'de bir prototip üretip 12 Nisan'da halka tanıttı.İngiltere'de Whittle sayesinde 1941 yılında Gloster-Whittle E 28/39'u havalandırdılar.

Tüm bunlara rağmen dünyanın ilk turbojet uçağı bu değildi. Almanya'da yaşayan Hans Von Ohain adındaki mucit 1933 yılından beri jet motorları üzerinde çalışmaktaydı ve 1934 yılında yaptığı turbojet motoru için patent almıştı.1939 yılında ise Heinkel He 118'in alt kısmına yerleştirilen jet motoru ile deneme uçuşu yapmışlar ve 3 gün sonra resmi uçuşlarını gerçekleştirmişlerdi.

Whittle ve Ohain birbirlerinden habersizce buluşları üzerinde çalışmışlardı. Her ikisininde Amerika'ya göç etmesi 1987 yılında ortak bir çalışmaya imza atmalarının başlangıcı olacaktı. ABD havacılık ve Uzay Müzesi tarafında her ikiside ödüle layık görüldü.

Aspirin İcadı

Gönderen by sid

Aspirin, keşfedildiği günden bu yana tıp dünyasında şaşkınlık yaratıyor. Her geçen gün yeni bir hastalığa iyi geldiği belirlenen 108 yıllık Aspirin’in gerçek öyküsü daha eski: Aspirin, tam 3 bin 500 yıl önceye kadar gidiyor.

Tıp tarihçileri 1897 yılını Aspirin’in doğum yılı olarak gösteriyor ancak, insanlık tarihinin en iyi bilinen ilacının coşkulu öyküsü 3 bin 500 yıl önce başladı. Yazılı kayıtlara göre M.Ö. 2’nci yüzyılda romatizma ve sırt ağrısı için kurutulmuş mersin ağacı yapraklarından enfüzyon yapılması tavsiye ediliyordu. Bin yıl sonra tıbbın babası Hipokrat ateş ve ağrı için reçetesine söğüt ağacı kabuğundan ekstre edilen suyu yazdı. Bu, suda bulunan ve ağrıyı hafifleten madde salisilik asitti. Orta çağda doktorlar Hipokrat’ın bu tedavisini unuttu ancak halk söğüdü seviyordu. Bitkilere meraklı otacı kadınlar, söğütlerin kabuklarını toplar, kaynatır, ağrı ve ateşten şikayeti olanlara verirlerdi.

MELON ŞAPKALI KİMYAGER

Suskun dönem, 1763’e kadar sürdü. Bu tarihten sonra söğütten elde edilen salisilik asit etkin maddeli ilaçlar yazıldı hastalara. Ancak tadı acı, yan etkileri ağırdı. Ağrılara iyi geliyor ancak kokusu ve yan etkileri daha da hasta ediyordu.

Bu dertten mustarip biri de Bayer’de çalışan bilim adamı Dr. Felix Hoffmann’in babasıydı. Romatoid artrit (eklemlerin iç yüzlerini etkileyen iltihabi bir hastalık) yüzünden salisilik asitli ilaçlar kullanan baba Hoffmann yatalak olmuştu. Dr. Hoffmann, tıp tarihinin en büyük buluşunu, babasının acılarını dindirmek için yaptı; salisilik asiti, asetilsalisilik asite (ASA) çevirdi. Bayer, iki yıl sonra 20’nci yüzyılın evrensel iksiri olarak adlandırılacak Aspirin’i üretmeye başladı. Aspirin yoksulların satın alacağı kadar ucuz ve kolay bulunan bir ilaç oldu. İnsanları grip salgınlarından korudu. Ağrı kesici deyince akla Aspirin geldi.

Harika ilaç, 1971’e kadar bir sır olarak kaldı. Aspirin’i herkes biliyor ama kimse anlamıyordu; vücuda etkisi hiç bilinmiyordu. Aspirin’in ağrıyı nasıl etkilediğini Prof. John R. Vane buldu. Bu Vane’e Nobel Ödülü ile Sir unvanı kazandırdı.
Tıp bilimi doğal iyileşme sürecini desteklemek ve hastanın ağrısını gidermek için tedavi uygulamaktan oluşmaktaydı. Ateşi düşürmek, iltihabı iyileştirmek ve ağrıyı azaltmak ya da ortadan kaldırmak için prostaglandinlerin üretimini önlemek gerekiyordu.

Aspirin’in yaptığı tam da buydu işte. Bu bulgu, Aspirin üzerine yapılan araştırmaları tetikledi. Bugün yılda 500 Aspirin araştırması yayınlanıyor. Araştırmalar ağrıya ve soğuk algınlığına iyi geldiği bilinen ilacın her geçen gün başka bir etkisini ortaya çıkarıyor.

Hesap Makinesinin İcadı

Gönderen by sid

İskoçyalı John Napier çarpma - bölme ve toplama - çıkarma arasında bağlantılar kurdu. Kurduğu bu bağlantılar mekanik hesap yapma makinalarının temelini attı.

Uzun yıllar boyunca insanlar hesap makinasını Blaise Pascal'ın icat ettiğini düşündüler. Aslında ilk icadı onun yapmadığı, ondan 18 yıl önce hesap yapan bir saat icad eden Wilhelm Schickard'ın yaptığı ortaya çıktı. Alman tarihçi Franz Hammer tarafından bu konuda pekçok belge bulundu. Schickard'ın icadı daha önce bulunmasına karşın Pascal'ın icadından daha gelişmiş özelliklere sahipti. Toplama, çıkarma, çarpma ve bölme işlemlerini aynı anda yapabiliyordu.1957 yılında belgeler ortaya çıkarıldı ve hesap makinasının gerçek mucidi olarak Schickard tarihe adını yazdırdı..

1820 yılınca Charles Xavier Thomas de Colmar Fransa'da ilk ticari hesap makinasını üretti. Günümüzde kullanılan hesap makinaları o zamanlar kullanılanlardan çok farklıdır. Mekanik sistemler yerine günümüzde mikroişlemcili hesaplayıcılar kullanılıyor.Mikroişlemcinin mucidi olan Jack Kilby bu işlemcileri kullanarak elektronik hesap makinalarını piyasaya sürdü. 1967 yılında ise birkaç arkadaşı ile birlikte ilk portatif hesap makinasını tanıttılar. Kilby ve Japon firması olan Canon 3 yıl sonra ilk ticari cebe sığan hesap makinalarını piyasaya sürdüler. Cebe sığacak kadar küçük olan bu cihazlara Pocketronic ismini vermişlerdi.

Clive Sinclair İngiltere'de 1972 yılında Sinclair Executive adında bir hesap makinası icat etti. Pocketronic'ten daha küçük ebatlardaydı. Bazıları ilk cebe sığan hesap makinası olarak bunu kabul ediyorlar. İki cihaz arasında teknik farklılıklar vardı. Sinclair sonuçları LED bir ekranda gösteriyordu ancak Pocketronic ısıya duyarlı kağıda yansıtıyordu.

Atomun İcadı

Gönderen oyunmercegi

Eski Yunanlılar,bütün maddelerin atomlardan oluştuğuna inanırlardı. Gerçekte, Yunanca asıllı “atom” kelimesi “bölünemez” anlamına geliyordu. Yunanlılara göre, herhangi bir madde ne kadar bölünürse bölünsün (NOT:burada, bölünmekle “parçalanmak”,daha ufak parçalara ayrışmak kastedilmektedir), sonunda hiç bölünemeyecek bir zerresi ortaya çıkacaktı.Bu en ufak ve daha öteye bölünemez zerre de “atom”du.

Yunanlıların bu inancına rağmen, atomu onların keşfettiğini söyleyemeyiz. Her şeyden önce, Yunanlıların bu konudaki inancı bilimsel olmaktan uzaktı. Bilimsel deney ve gözlemlere dayanmıyor,onlarla desteklenmiyordu.

Bildiğimiz anlamda atom,bilimsel gözlemler, kuramlar sonucu öğrenilmiştir. 19. yüzyılın başlangıcına kadar, maddenin ve cevherinin (özünün)yapısı hakkında sadece filozofların öğretileri vardı. Sonra John Dalton adında bir İngiliz kimyacı ve matematikçi,ilk kez bilimsel atom kuramından (teorisinden) söz etti. Yıl 1803 de

John Dalton dikkatli bir deneyciydi.Çeşitli gazlardan aldığı örnekleri tarttı ve ağırlıklarının farklı olduğunu gördü. Gazların da, katı cisimler ve sıvılar gibi inanılmaz küçüklükte zerreciklerden oluştuğunu keşfetti. Bu küçük zerrecikleri “atom” diye adlandırdı. Dalton değişik elemanların atomlarının değişik özelliklerde ve farklı ağırlıklara sahip olduğunu açıkladığı zaman, atomla ilgili açıklama ve çalışmalar bilimsel bir nitelik kazanmış sayılırdı.

Buna rağmen,bir atomun tam anlamıyla ne olduğu ve fonksiyonları hâlâ gereğince açıklanmamıştı. Hemen hemen yüz yıl sonra,Ernest Rutherford adındaki başka bir İngiliz,güneş sistemine benzer, onunla kıyaslanabilecek bir tanımlama yaptı. Merkezde pozitif elektrik yüklü bir çekirdek (nükleus) ve bunun çevresinde yer almış olan negatif elektrik yüklü elektronlara ilişkin açıklamalarda bulundu.

Bugün,bilim adamları atomun elektronlar,protonlar,nötronlar,positronlar,nötrinonlar,mesonlar ve hiperonlardan meydana geldiğine inanmaktadırlar. Gerçekte, atomun göbeğinde 20 den fazla ayrı zerrecik bulmuşlardır. Gene de,atomun her şeyi izah edebilecek,buna yardımcı olacak bir tek tam resminin bulunmadığını özellikle belirtelim.

CD ve DVD nin İcadı

Gönderen by sid


Televizyonun mucidi aynı zamanda ilk video kaydedicinin de mucididir: 1826′da John Logie Baird gramafonla aynı ilkeyi kullanarak 25 cm. çapındaki balmumu bir diskin üzerine görüntü kaydedebilen bir aygıtın patentini aldı… Philips Electronics firması Philips Lazervision ile diskin üzerine görüntü kaydetme fikrini 46 yıl sonra yeniden icat etti; 1972′de tanıtımını yaptıkları bu aygıt ABD’de 1980′de, Avrupa’da 1982′de piyasaya sürüldü. Ayrıca Philips ile Sony firmalarının ortak olarak CD’yi piyasaya sürdükleri tarihtir. (1982)


Lazer okuyuculu videodisk ve CD, James T. Russell’ın icadı olan optik diskten türemiştir. Russell, vinil plakların pikap iğnesi yüzünden aşınıp yıpranmasından bıkmış ve 1965′te bilgiyi lazerle okunacak şekilde bir disk üzerine kaydetme fikrinin patentini almıştı. Philips firması, Russell’ın fikrini video görüntülerini kaydedecek şekilde genişletti ve 1969′da Klaas Compaan ve Piet Kramer, video uzunçalarını geliştirdi: 30 cm’lik video diskin ilk tanıtımı 1972′de yapıldı ve 1980′de Lazervision adıyla piyasaya sürüldü. Bu arada, 1975′te Philips’in ses üzerine sürdürülen AR-GE çalışmalarını yürüten mühendislerden Lou Ottens, sesi küçük bir optik disk üzerine kaydetmek için çalışmalar yapıyordu: Sony ile ortak geliştirme çalışmasından sonra, 1982′de yaygın olarak kullanılan 4,8 inçlik (12 cm) kompakt diskler piyasaya çıktı; bu buluş daha sonra da CD-ROM olarak bilgisayarlara uyarlandı.