Content feed Comments Feed
YOUR ADSENSE CODE HERE ... 728 X 90

Karevel ne zaman kullanıldı ?

Kaptan Henry'nin, keşif merakından başka önemli bir özelliği daha vardı: Gemiler yapmak. Afrika'yı keşfedebilmek için, uzun yolculuklara dayanabilecek ve hız yapabilecek bir gemiye gerek duyan Henry, kravel'i(küçük yelkeni gemi) inşa etti.Atlantik Denizi'nin kısa sürede pek çok deniz serüvenine sahne olacağını tahmin eden kaptan Henry, bu yolculuklar için uygun araçlar gerektiğini farkederek, bu konuyua önem verdi. ...

Vikingler,Kuzey Amerika'ya ne zaman ulaştı ?

Ülke keşfetme konusunda benzerleri arasında en başarılı toplum , Vikingler'dir.Doğuştan gemici ve uzman kaptan olan bu toplum, o zamna dek çoktan Akdeniz'i tanıyıp.Kuzey'in pek de dost görünmeyen bölgelerini keşfetmeye çıkmışlardı.İlgilerini en çok çeken kıta ise Grönland idi.Buraya ulaşan ilk Viking,Kızıl Erik'ti.(980) Bir süre sonra Erik'ten ses çıkmayınca...

İsveçliler, Rus Ordusu'nu ne zaman geriletti.

1700 yılında,Finlandiya Körfezi'nde bulunan Narva adlı küçük bir kentte yapılan savaş, İsveçlilerin Baltık'taki egemenliğinin ilk adımı sayılır.Narva'da bulunan 100 kişilik küçük bir garnizon, o bölgeyi almak isteyen 60 bin kişilik Rus Ordusu'nun saldırsına uğrayınca, İsveçliler önce iyice direndiler.Ama,Rus Ordusu çok güçlü idi.Narva'nın düşmesine çok az kala, Kral XII.şARLI'IN durumu önceden......

Eski Uygarlıklar

Nil Nehri yataklarında gelişen Mısır uygarlığı , bıraktığı kültür ve sanat hazinelerei ile dünya uygarlığında önemli bir yer tutar. Geride bıraktığı tapınaklar , mezarlar , mücevherler ve yazılar ile en zengin uygarlıklardan biri olan bu uygarlıktanieski Mısır'ı neredeyse gözümüzün önünde canlandırabiliriz.Firavunlar ve rahipler gibi ilginç kişilerden başka,dönemine göre çok gelişmiş bir topluma sahip olan Mısırlılar,bıraktıkları resimler aracılığı ile uygarlıklarının ince ayrıntısna dek öğrenilebilmesini sağladır...

İlk Keşifler ne zaman yapıldı ?

İlk ilginç keşif,M.Ö. 600 yılında Mısır'da Firavun II.Necho döneminde yapıldı.Firavun,Afrika'nın çevresini,Kızıldeniz'den geçerek Nil Deltası'na dönecek şeklide dolaşasını zorunlu kılarak,bir yarışma düzenledi.Bu yarışmada görev verdiği toplum ise, Fenekeliler idi...

İlk mamuta ne zaman rastlandı?

Mamut,bildiğimiz filin gerçek atası olmakla birlikte, ikisinin aynı kökenden geldikleri söylenebilir.Enon Jeolejik Dönem'de yaşaması nedeniyle, mamutun,insanla aynı dönemde oluştuğunu söyleyebiliriz.Bu hayvana ait ayrıntılı fosiller, Sibirya'da bulundu.Onbinlerce yıl önce yaşayan ve çok az bozulmuş bir mamut ölüsüne, 1899 yılında Sibirya, Berezovka'da rastlandı. Bu içinde kaldığı için çürümeyen hayvan, buzların çözülmesi sonucu...
CahayaBiru.com
Karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Televizyon sağlığınızı nasıl kötü etkiler?

Gönderen by sid 16 Haziran 2011 Perşembe

Televizyonu çok yakından seyrettiğinizde değil. 1960'ların sonuna kadar katot ışın tüplerinin kullanıldığı televizyon cihazları çok düşük seviyelerde ultraviyole radyasyon yayardı ve televizyon seyredenlere 2 metreden daha yakından televizyon seyretmemeleri tavsiye edilirdi.

Çocuklar en çok risk altında olanlardı. Çocukların gözleri mesafede meydana gelen değişikliklere çok kolay uyum sağladığından, çocuklar yetişkinlere göre televizyonu çok daha yakından seyredebiliyorlardı.

Yaklaşık 40 yıl önce, Sağlık ve Güvenlik İçin Radyasyon Kontrolü Sözleşmesi, üreticilerin katot ışını tüpleri için kurşunlanmış cam kullanmalarını zorunlu hale getirerek televizyonları tamamen güvenli hale getirdi.

Televizyonun asıl zararı, yarattığı tembel hayat tarzından kaynaklanmaktadır

Son yıllarda yapılan araştırmalarla, çocuklardaki obezite oranının arttığı, bunun da televizyon seyretmekle doğrudan ilgili olduğu ortaya kondu. Araştırmalara göre çocukların televizyon başında geçirdiği süre, spor yaparak ya da açık hava etkinliklerinde geçirdikleri süreden çok daha fazlaydı.

2004'te Pediatrics dergisinde yayınlanan bir araştırma, günde 2-3 saat televizyon seyreden çocuklarda Dikkat Toplama Bozukluğu (ADD) görülme ihtimalinin diğerler çocuklara göre yüzde 30 daha fazla olduğu sonucuna vardı.

2005'te Nielsen araştırma şirketi ortalama bir Amerikan ailesinin günde 8 saat televizyon başında olduğunu ortaya koydu. Bu on yıl öncesine kıyasla yüzde 12,5'lik bir artıştır ve 1950'lerde ilk kez yapılan televizyon izleme istatistiklerinden beri görülmüş en yüksek orandır.

Amerikan Pediatri Akademisi 70 yaşına gelmiş bir Amerikalının televizyon izleyerek ortalama 8 tam yıl harcamış olacağını hesapladı.


Yeryuvarının taşküre adı verilen ve yerkabuğu ile üst mantonun katı ve kırılgan en üst kesimlerinden oluşan en dış tabakası bir mozaik oluşturacak şekilde plakalara bölünmüştür. Bu plakalar üst mantonun astenosfer katmanı üzerinde bir birlerine göre hareket ederler. Bunların bazıları Avrasya, Anadolu, Arabistan, Afrika, Hint-Avustralya, Filipinler, Japonya, Pasifik, Juan d e Fuca, Kuzey Amerika, Kara ipler, Nazca, Güney Amerika ve Antarktika plakalarıdır. Kıta sınırları plaka sınırı ile birebir örtüşmez. Bir plakanın kapsadığı alan kara ve denizi kapsayabildiği gibi (örneğin Afrika Plakası), sadece kara alanını (Arabistan Plakası) ya da sadece deniz alanını (Nazca Plakası) kapsıyor da olabilir. Manto üzerinde bu plakalar birbirlerine göre sürekli yer değiştirirler ve on binlerce-milyonlarca yıl içinde, yeryüzü coğrafyasının değişmesine yol açarlar.

Plakaların birbirlerine göre sürekli yer değiştirmesi ile oluşan gerilmeler yerkabuğunun bazı kesimlerinde enerji yoğunlaşmasına neden olur. Bu yoğunlaşmış enerjinin boşa lımı ise depremleri oluşturur. Bu süreçlerin yoğun olarak geliştiği alanlar depremsellik açısından aktif bölgeler olarak tanımlanır. Bu bölgeler kimi plaka sınırları boyunca uzanan diri (aktif) fay kuşaklarında yoğunlaşır. Yeryuvarının derinliklerindeki kayaç kütlelerinin dengede olduğu alanlar ise asismik (depremselliği düşük) olarak adlanır. Bu bölgeler çoğunlukla plakanın, sınırlarından uzak, iç bölümlerindedir.

Yeryüzüne bir bütün olarak bakıldığında depremlerin, plakaların birbirlerine göre yer değiştirdikleri (uzaklaştıkları, yakınlaşıp çarpıştıkları ve sürtünmeli olarak kaydıkları) kuşaklarda sıklıkla ve yıkıcı büyüklükte oluştuğu gözlenir. Buna karşın, göreceli olarak duraylı olan plaka içi alanlarda ise çok az ve küçük depremler oluşur. Resimde de görüldüğü üzere plaka içi kısımlarında bulunan bölgeler dünyada en az deprem olan bölgelerdir.


Milattan önce 3000'li yıllarda, eski Mısırlılar zamanında kediler kutsal bir canlı olarak görülüyordu. Hatta siyah dişi kediler tanrıça olarak kabul ediliyordu. Kedileri hastalık ve ölümden korumak için kanunlar bile yapılmıştı.

Kedilerden, özellikle siyah kedilerden nefret, Hıristiyanlığın kendinden önceki kültürleri ve onların sembol kabul ettiği şeyleri yok etme güdüsü ile Ortaçağda, İngiltere'de başladı. Bağımsız, bildiğini yapan, "inatçı" ve "sinsi" karakteri, sayılarının da şehirlerde aşırı artması ile birleşince, kediler gözden düştü. O yıllarda evinde kedi besleyenler yalnız yaşayan fakir ve yaşlı kadınlardı. Yine o yıllar büyücü ve cadı inancının tüm Avrupa'da histeriye dönüştüğü yıllardı. Siyah kedi besleyen bu kadınların kara büyü yaptıklarına ve siyah kedilerin geceleri şeytana dönüştüklerine dair korku dolu halk hikâyeleri üretildi. Cadı konusu bir paranoyaya dönüşünce birçok zavallı kadın kedisi ile birlikte telef edildi.


"Tiyatro"nun kökeninde dinsel törenler ve ritüeller var. Taş devrine dek uzanan geçmişte insanlar, doğa olaylarını kendi bedenleri yoluyla simgesel olarak canlandırmaya çalışmışlardı. Bugün bizim bildiğimiz anlamdaki tiyatroysa antik Yunan'da yaklaşık MÖ 6. yüzyılda oynanan dindışı içerikli oyunlarla başlar. Tiyatro sözcüğü de Yunanca'da seyirlik yeri anlamına gelen "theatron"dan türetilmiştir.




Evet bazı örümcek türleri bunu başarabilir. Su örümcekleri (Argyroneta aquatica)
hayatlarını su altında geçirirler ve nadiren kuru toprakla temas ederler. Bu örümceklerin çoğu göllerde ve nehirlerde yaşar. Ağlarını da su altında yetişen bitkilerin çevresinden geçirerek örerler. Bu ağ bir çantacık şeklini alır. Su örümcekleri belirli aralıklarla su yüzünden hava kabarcıkları toplarlar ve topladıkları bu kabarcıkları su altındaki ağlarına taşıyarak hepsini birleştirirler. Sonunda büyük bir hava kabarcığı oluştururlar. Ağın en önemli yönü bu hava kabarcığını tutmasıdır. Bu hava boşluğu onların içine girebilecekleri büyüklükğe ulaşır ve suyun altında komforlu bir odacık halini alır. Son olarak Argyroneta’nın "gümüş ağ" anlamına geldiğini de ekleyelim.


Sadece kazlar değil, martılar, pelikanlar gibi büyük su kuşları da filo olarak toplu halde giderken 'V' şekli oluşturarak uçarlar. Bunun nedeni ile ilgili kesin olmayan, tartışmaya açık çeşitli görüşler vardır. Biz bunlardan en çok rağbet gören ikisinden bahsedelim.

Birinci görüşe gore, sürünün 'V' şeklinde uçmasının amacı enerji tasarrufudur. Bu uçuş şekli ile öncelikle en öndeki kuş, bir arkadaki kuşa gelecek rüzgarı ve hava direncini engeller ve daha az enerji sarf etmesini sağlar.

Bunun bir başka örneği de bisiklet takım yarışlarında birbiri arkasına saklanarak giden ve sık sık en öndekini değiştiren yarışmacılarda da görülür. Araba yarışlarında da arkadaki araba öndekine mümkün olduğunca yaklaşarak, onun kestiği rüzgar ve hava akımının avantajı ile daha az yatık harcamayı amaçlar. Bu şekilde uçan kuşlarda da sık sık en öndeki liderin değiştiği ileri sürülmektedir.

Yine bu görüşe gore, öndeki kuş kanadını çırptığında, kanadının ucunda bir hava boşluğu, yani bir girdap yaratır, arkadaki kuş buraya yükselen havayı kanatlarının altında bularak ve daha az enerji sarf ederek yüksekliğini muhafaza eder. Bu kuşun şeklinin daha ziyade büyük kuşlarda görülmesinin nedeni de bunların büyük kanatları ile yarattıkları hava hareketinin büyüklüğü ve arkadaki kuşun işine yarayabilmesidir.


70'li yıllarda yapılan bir araştırma sonucunda, 25 kuşluk bir filonun bu şekilde uçarak, uçuş mesafesinin yüzde 75 artırabildiği ileri sürülmüştür. Ancak bu teoriye gore her kuşun öndeki ile aynı mesafe ve açıdan uçması ve senkronize yani eş zamanlı kanat çırpması gerekir ki, bu gerçekte mümkün değildir.

İkinci bir görüşe gore ise, kuşların gözleri başlarının yanındadır, dolayısıyla tam önlerini göremezler. Bu uçuş şekli ile sürünün fertlerinin birbirini görerek, kaybolmadan bir arada kalması sağlanır. Bu görüşe karşı olanlar ise kuşların geceleri de uçtuklarını, bu nedenle öndeki kuşu görmenin önemli olmadığını zaten sürüyü kuşların bağırışlarının bir arada tuttuğunu ileri sürüyorlar.

Çok basit gibi görülen bu olayın bile sebebi tam öğrenilmiş değil, belki de görüşlerin bileşimi, yani hepsi doğru. Kuşlar konuşabilseler de anlatsalar!


Yetişkin bir insanın beyni, yaklaşık 1350-1400 gram ağırlığındadır. Buna karşın, 100 süper bilgisayarın bilgisini içerebilir. Beynin temel birimi, nöron olarak adlandırılan sinir hücreleridir. Sinir sisteminin ana işini yürüten hücreler olan nöronlar, istisnaları olmak üzere, bir gövde, ağaç gibi yan dallar (dendrit) ve bir de, bazen dallanabilen ve hücrenin “kararlarını” diğerlerine ileten, tek bir uzantı (akson)’dan oluşurlar. Sinir hücreleri birbirleri ile ilişki halindedirler. Bu sıkı ilişki, sinirsel işlevin temelini oluşturan bilgi akışını sağlar. Hücreler arası bu bilgi geçiş noktalarına sinaps adı verilir.
Sinapslar, değişik tip ve özelliklerde olmalarına karşın, hemen hepsi bilginin iletimi işlevinden sorumludur. Kısacası, nöronlar kendi aralarında bağlantılar kurarak, elektrik devrelerine benzer yollarla iletişim sağlayıp, beyin işlevlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ana elemanlardır.

Başka bir deyişle, yeni bilgilerin öğrenilmesi nöronlar arasında kurulan sinaptik bağlarla olur.

Parka yürüyüşe gittiğinizi düşünün: Havayı, birlikte olduğunuz insanları, onlarla konuştuklarınızı ve yediğiniz dondurmanın tadını hatırlıyor olabilirsiniz. Hafızayı oluşturan bu bilgiler beyninizin birçok bölümünde toplanır. Bu alanlar, örneğin; sıcaklık, tat, yüz tanıma ve dil ile alakalı olan çeşitli kısımlar olabilirler.

Bildiğimiz gibi beynimiz farklı kısımlardan oluşur. Bu kısımların bazıları hafıza bakımından önemlidir. Beynin hipokamp bölgesi hafızayı oluşturan önemli kısımlardan biridir. Hipokamp bölgesi, beyindeki temporal lob’un iç kısmında yerleşmiştir. Bu bölge limbik sistem’in (beyin kabuğunun altında kalan yapılardan bazıları, ara beynin etrafında onu bir halka gibi saran, işlevsel bir birliktelik oluşturmuşlardır. Bu yapıya, özel olarak limbik sistem adı verilir) bir parçası olup, hafıza ve bilgi transferinde rol oynar. Bunun yanı sıra, eski ve yeni bilgilerin veya yaşantıların serebral korteks’in ya da beynin en geniş ve en dış tabakası olan boz madde’nin farklı alanlarında depolandığı da düşünülmektedir.

Hipokamp bölgesi bilgilerin kalıcı hafızaya geçip, geçmeyeceğine karar veren merkezdir. Çeşitli şekillerle bize ulaşan bilgiler, verdiğimiz önem derecesine göre beyne kaydolmaktadır. Merak ve ilgi duymadığımız, önemsemediğimiz; kısacası duyguların hareketlenmediği olaylarda gelen bilgiler düşük frekanslı elektrik sinyalleri şeklindedir. Sonuçta, zayıf sinaptik bağlar oluşur ve beyin korteksine kayıt işlemi gerçekleşmez. Çünkü böyle durumlarda alıcılar (duygular) harekete geçmemektedir. Duyguların uyandığı olaylarda ise hipokamp hareketlenmekte ve kortekse kayıt işlemi tamamlanmaktadır.

Dış beyin kısmını teşkil eden korteks, beynin düşünen, konuşan, yazan, yeni buluşlar yapan, merak eden, plân yapan, öğrenmenin, zekanın ve hafızanın oluştuğu bölüm olup, sınırsız bir kapasiteye sahip görünmektedir. Üzerindeki görme, duyma ve diğer algılama merkezleriyle ve dış dünyayla sürekli iletişim halinde bulunur. Bu kapasiteyi nöronlar arasında kurulan ilişkiler sağlamaktadır.

Diğer bir deyişle, merak ve ilgi eksenli bilgiler, duyguları uyandıran olaylar olduğundan, orta beyindeki hipokamp, giriş vizesi vermekte, bilgiler beyin korteksi üzerine kaydedilmektedir.


İlkin insansılardan modern insana geçiş aşamalarının bulunabilen fosillerine bakıldığında, aslında diğer primatlar ile ortak olan atadan şu anki insan formuna geçişin tüm basamakları görülebiliyor.

Beyin kıvrımları artıyor ve beyin hacmi genişliyor, kafatasının üst arka kısmı büyüyor, burun ve çene küçülüyor. Buna bağlı olarak yüz ince uzun bir şekil alıyor, bu şekildeki kafatasını dengeleyebilmek için boyun omurları dik bir şekle geçmek zorunda kalıyor ve bu da omurganın tamamını etkiliyor. Omurganın şeklindeki değişiklik sonucunda iki ayak üzerine kalkılıyor ve bu duruşu destekleyebilmek için leğen kemiği küçülerek, bacakların açık hali arasındaki mesafenin oranını belirliyor. İki ayak üzerine kalkma ile birlikte kollar oransal olarak kısalıyor ve vücudun tüm yükü üzerine binen bacak kasları daha fazla gelişiyor. Arşınlama hareketinin yerini tamamen adımlama ve koşma alıyor. Ağaç üzeri yaşamdan koparak yere inmeyle birlikte küçülmeye başlayan kuyruk tamamen yok oluyor.

İki ayak üzerine kalkma, insana çok daha gelişmiş bir hareket yeteneği sağlıyor, vücut daha rahat kontrol edilebiliyor. Mesafe kat etme işlevinden kurtulan kollar, başka işlerde ve çok daha etkin bir şekilde kullanılmaya başlıyor. Baş parmağın diğer dört parmağın karşısına getirilebilmesi sonucunda elin "kavrama" yeteneği ortaya çıkıyor ve etkin bir biçimde alet kullanımı gelişiyor. Alet kullanabilen insan birçok işini artık daha kolay hallediyor. Kendini savunması, yiyecek bulması, toplaması veya avlayarak yakalaması büyük ölçüde kolaylaşıyor.

Hacimsel olarak büyüyen beyin, sinir sistemi ve duyular ile bireysel ve sosyal zekanın gelişimine önayak oluyor. Kafatasının şeklindeki değişiklik ile birlikte yukarı doğru kubbeleşen damak, daha kaslı yapıya sahip bir dil ve gelişen gırtlak yapısı, çıkarılan ilkin yabani seslerin, zamanla kontrollü ve anlamlı seslere dönüşmesini ve "lisan" kavramının ortaya çıkmasını sağlıyor. Bunun sonucunda sosyal yaşamda da başarı artıyor.

Tüm bunlar ilk olarak akla gelenler. Bunların dışında çeşitli fizyolojik ve metabolik değişiklikler de meydana geliyor. Ancak yukarıda birbirine bağıntılı şekilde anlattığımız özelliklerin gelişimi, insanın ve diğer primatların yaşam şekilleri ve yaşam becerileri arasındaki farkların ortaya çıkmasında "en önemli" sayılabilecek değişimleri açıklıyor.


Solunum gazlarının kana geçişi, her zaman, bir sıvı içerisinde çözünerek taşıyıcı yapılara bağlanmaları yoluyla gerçekleşir. Akciğerlerimizde bu görev, alveollerin içinde bulunan mukus sıvısına aittir. Deri solunumunda da, aynı mukus sıvısı, deriyi nemlendirir ve solunum gazlarının çözünerek hedef yapıya ulaşmasına yardımcı olur.






Goriller nerede uyur?

Gönderen by sid

Yuvalarda. Bu büyük, kaslı primatlar her akşam (hatta bazen ağır bir öğlen yemeğinden sonra) ya yere ya da ağaçların alçak dallarının içine yeni yuvalar yaparlar. Çok genç olanlarının dışında kesin kural her yuvaya tek gorilin yatmasıdır.

Bu yuvalar şaheser değildir (biraraya getirilivermiş eğri dallar ve minder niyetine daha yumuşak yeşillikler) ve yapılması on dakika kadar alır. Dişiler ve genç hayvanlar ağaçlarda, erkekler ve "silverback (gümüşsırt)" denen gorilse yerde uyumayı tercih eder.

Bazı kayıtlara göre ova gorilleri temizdir ve yaşadıkları yere özen gösterirler, dağ gorilleriyse yuvalarını sürekli pisletir ve çoğunlukla kendi dışkı birikintilerinin üzerinde uyurlar.

Goriller yüzemez. İnsanlardan iki fazla, yani kırk sekiz kromozonları vardır.

Dünyadaki hayvanat bahçelerinde bulunan toplam goril sayısından daha fazla goril her yıl insanlar tarafından "vahşi hayvan eti" olarak yenmektedir.


Penguenlerin tıpkı hacıyatmaz gibi sağa sola sallanarak yürümelerinin sebebini bilimadamları araştırdı. Ortaya ilginç bir sonuç çıktı. Kutuplarda yaşayan bu sevimli hayvanlar, enerji tasarrufu yapmak için sarkaç hareketiyle yürüyorlar. Colorado Üniversitesi'nden Timothy Griffin ve Rodger Kram, penguenleri San Diego kentindeki Deniz Dünyası Merkezi'nde aylarca süren bir incelemeye aldı ve ilginç bulgular elde etti.

İki bilimadamı, araştırmanın sonucunu şöyle açıkladı : "Aşırı kısa bacaklı olan penguenler, yana doğru adımlar atarak kaslarının daha az yorulmasını sağlıyor. Böylece her adımın sonunda bir sonraki adım için enerji depoluyor. Normal yürümüş olsalar, kendi heybetlerindeki bir hayvandan iki kat daha fazla enerji harcamaları gerekiyordu. İşte bunu keşfederek bu şekilde yürümeyi geliştirmişler.

Sadece yürümeye başlarken enerji harcıyorlar, bir de dururken....


Aslında gördüğünüz yıldızlar, aynı anda çalışan beynin görme bölümündeki nöronlardır. Bu, ayağa çok hızlı kalktığınız zaman ya da beyninize bir darbe aldığınız zaman oksijen seviyesinin hızlıca değişmesinden dolayı meydana gelir. Kılcal damarlara en yakın nöronlar ilk olarak etkilenir, ancak eğer bu çok hızlı olursa çevre nöronlar da bundan etkilenebilir. Bunun sonucunda beyninizin yıldız olarak algıladığı sinyaller oluşur.

Einstein bulmadı. İzafiyet teorisi ilk kez 1632'de Galileo Galilei tarafından "Dünyanın Başlıca İki Sistemine Dair Diyalog" makalesinde dile getirildi.

İzafiyeti anlamak için, yerini aldığı teoriyi anlamamız gerekir. Bu teori, MÖ 4. yüzyılda Aristoteles tarafından doğru kabul edilen "eylemsizlik" teorisidir ve eylemsizliğin her nesnenin doğal hali olduğunu, bir nesne kendi haline bırakıldığında' ilk durumuna geri döneceğini belirtir.

İzafiyet teorisi, tüm nesnelerin hareketinin birbirlerinin hareketine bağlı olduğunu ve bir nesneyi "eylemsiz" olarak tanımlamanın sadece bir kabul olduğunu savunur. Bu teori şöyle devam eder: Bir nesnenin hızı da kesin olarak belirtilemez; sadece başka bir şeye "izafeten" belirtilebilir.

İtalyan gökbilimci ve filozof Galileo da modern fiziğin kurucularından biridir. O daha çok "Kopernik"in (ya da Aristarkos'un) Dünya'nın Güneş etrafında döndüğüne dair teorisini desteklemesiyle ünlüdür.

Katolik Kilisesi ona şiddetle cephe almıştır, fakat Galileo ilkeleri için fare dolu bir hücrede çürümemiştir. Cezasını çekmeye Siena Başpiskoposu'nun lüks evinde başlamış ve daha sonra rahat bir göz hapsi için Floransa yakınındaki villasına geri götürülmüştür. Katolik Kilisesi 1992'ye kadar Galileo'nun güneş sistemi hakkındaki görüşlerinin doğruluğunu kabul etmemiştir.

Galileo bu konuda haklı olabilir, fakat hatalar yapmaya da çok açıktır: Dünya'nın dönüşüyle ilgili en dikkat çekici iddiası, gelgitlere Dünya'nın kendi etrafındaki dönüşünün sebep olduğuydu. Akdeniz'de Kızıldeniz'den daha çok gelgit olduğunu gözlemlemiş ve bunu denizin, Dünya'nın dönüşüyle çalkalanmasına bağlamıştır; ayrıca Akdeniz'in, doğu-batı hizasında olduğu için daha güçlü hareket ettiğini savunmuştur.

Bu argüman, görgü tanığı gemicilerin ifadesiyle yalanlanmıştır. Gemiciler, Galileo'nun ileri sürdüğü gibi tek değil, günde iki gelgit olduğunu işaret etmiştir. Galileo onlara inanmayı reddetmiştir.

Albert Einstein da Galileo'nun izafiyet teorisinde bazı hatalar olduğunu fark etmiştir, ya da daha ziyade özel durumlarda teori çökmüştür.

Einstein'ın 1905'teki On the Electrodynamics of Moving Bodies [Hareket Eden Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine] makalesi, Özel İzafiyet Teorisi'nden bahseden ilk çalışmadır ve burada, boşlukta ışık hızına yakın hareket eden cisimlerin garip özellikleri tarif edilir.

Özel teoriyi ağırlık gibi daha geniş ölçekli olaylara da uygulayan Genel İzafiyet Teorisi ise on yıl sonra, 1915'te yayımlandı.

Feng-Shui nedir?

Gönderen by sid


Feng Shui Çin'in 3500 yıllık uyumlu bir ortam yaratmak için kullandığı bir yöntemdir.Kelime anlamı ise, "rüzgâr - su" dur. Bu iki güç Çinliler'e göre, yeryüzünün eğimini, şeklini, topografyasını belirler. Feng-Shui metodu yaşanan mekanlardaki enerjiyi, huzur, sağlık ve bereketi sağlamak ve arttırmak üzere değerlendirmeyi amaçlar.

Feng-Shui'ye göre.
***Yatağı pencerenin önüne koymak yanlıstır. Çünkü cam kırılgandır ve güvensizlik yaratır. Ertesi gün işinizden kovulma endişesi duyarsınız. Kendinizi güvende hissetmezsiniz. Uyumak için önce kendinizi güvende hissetmelisiniz.

***İmzanızda adınız ve soyadınız mutlaka olsun. Soyadınızı yazmak, atalardan gelen enerjiyi de kullanmanız için gerekiyor. İmza atarken, adınızda geçen g, y ve ğ'lerin kuyruklarını torba gibi yapın, bir süre sonra ekonomik olarak ferahladığınızı göreceksiniz. Harflerin bu kuyruklarına "para torbası" deniyor.

***Yatak odanıza arada sırada ateşi getirmek için bir mum yakın. Mümkünse bir kaç da çiçek olsun. Metal enerjisini kırmalısınız.

***Çok önemli bir toplantıya giderken kırmızı iç çamaşırı giyin. Bu sizin enerjinizi artıracak ve daha dinamik olmanıza yardımcı olacak.

***Önemli biriyle kritik bir görüşme yapıyorsanız, etrafınızdaki sütun ya da üçgenlere sizin değil, onun yüzü dönük olsun. Tehdit altında kalan o olacaktır.

***Evlerinizde kare değil de, yumuşak hatlı koltuklar kullanın. Eğer koltuklarınızı değiştiremiyorsanız, mutlaka yumuşak yastıklar kullanın. Çünkü evinizde gevşemeniz gerekiyor.

***Bembayaz bir eviniz varsa, bitkiler kullanmalısınız. Mavili, yeşilli yatak örtüleriyle, su, akarsu posterleriyle değişik bir hava yaratabilirsiniz. Yatağın üzerine yastıklar koyabilirsiniz.

***Kurutulmuş çiçeklerin de belli bir ömrü var. Uzun süre evlerinizde bulundurmayın. Plastik çiçeklerin de ağaç enerjisi vardır ancak belli bir süre sonra eskir, enerjisini kaybeder.

***Gümüs takı kullanmak insanı olumsuz yönde etkiler, duygusallaştırır ve ağlama isteği verir. Depresyona yol açtığı için dikkatli kullanın. Altının daha özel ve iyi bir enerjisi vardır.

***Yatak odasında, yattığınız yerden kendinizi bir aynada görüyorsanız, bu uykunuzu bozabilir. Rüya görmenizi ve dingin uyanmanızı engelleyebilir.

***Balkonları depo olarak değerlendirmemeli, kullanmalıyız.

***Florasan ışık insan doğasına aykırıdır.

***Dijital saatler kalp ritmini etkiler, uyanmak için başucunuzda klasik saatler kullanın.


Sigara dumanının içeriğinde 4000 den fazla kimyasal madde bulunur. Bunların hemen hepsi insan sağlığına zara veren zehirli kimyasallardır.Bu gerçeği öğrendikten sonra sigaradan ve içilen ortamlardan uzak durma konusunda daha hassas olmalıyız. Aşağıda sigara dumanında bulunan binlerce kimyasaldan bazıları yer alıyor:

Acrolein 60-100 µg , Acetone 100-250 µg , Ammonia 50-130 µg , Anatabine 2-20 µg ,Acetic acid 330-810 µg , Aniline 360 ng , Benezene 12-48 µg , Benzoic acid 14-28 µg , 4-aminobiphenyl 4.6 ng , 1,3-butadiene 69.2 µg , -butyrolactone 10-22 µg , Benz[a]anthracen 20-70 ng , Benzo[a]pyrene 20-40 ng , Cadmium 110 ng , Cholesterol 22 µg , Carbon monoxide 10-23 mg , Carbon dioxide 20-40 mg , Carbonyl sulfide 12-42 µg , Catechol 100-360 µg , Dimethylamine 7.8 -10 µg , Formaldehyde 70-100 µg , Formic acid 210-490 µg , Glycolic acid 37-126 µg , Harman 1.7-3.1 µg , Hydrogen cyanide 400-500µg , Hydrazine 32 ng , Methylamine 11.5 - 28.7 µg , Hydroquinone 110-300 µg , Lactic acid 63-174 µg , Methyl chloride 150-600 µg , -methylpyridine 12-36 µg , N-nitrosonornicotine 200-3000 ng , N,nitrosodiethanolamine 20-70 ng , NNK 100-1000 ng , N-nitrosodiethylamine 25 ng , N-nitrosopyrrolidine 6-30 ng , 2-naphthylamine 1.7 ng , Nitrogen oxides 100-600 µg , N-nitrosodimethylamine 10-40 ng , Nickel 20-80 ng Nicotine 1.0-2.5 mg , Particulate matter 15-40 mg , Phenol 60-140 µg , Polonium-210 0.04-0.1 pCi , Pyridine 16-40µg , Quinoline 0.5-2 µg , Succinic acid 110-140 µg , Toluene 100-200 µg , 2-toluidine 160 ng , 3, 3-vinylpyridine 11-30 , Zinc 60 ng…

Ursus maritimus Steve Amstrup.jpg

Bütün memelilerin vücutlarının ısı derecesi 35-38 derece aralığındadır. Uçabilenlerde bu birkaç derece daha yüksektir. İnsan ısıya karşı çok hassastır. Hava sıcaklığı 30 derece olunca denize girer de, beş derece üzerine palto giyer. Oysa hayvanların giysileri yoktur. Köpekler eksi 40 derecede kutuplarda kızak çeker, buzlu sularda balıklar çırılçıplak yüzerler.
Aslında ısıdan etkilenmek sadece insana mahsus değildir. Güneşin bulut arkasına girmesi ile havadaki iki derecelik ısı düşüşü uçan sineği zor yürür hale getirebilir. Öğlen güneşinde zıp zıp zıplayan çekirge, sabah serinliğinde hareketleri ağırlaştığından çok rahat yakalanabilir.
Kendi vücut ısısından çok daha düşük ısı koşullarında yaşayabilmek için canlıların iki silahı vardır. Biri vücut ısılarını ayarlamaları, diğeri de kürk denilen vücut örtüleridir. Kutup bölgesinde yaşayan bir canlı, tropik bölge de yaşayana nazaran on kat daha fazla ısı meydana getirmek veya vücut örtüsü on kat daha fazla koruyucu olmak zorundadır.
Çok soğuk iklimlerde yaşayan hayvanların yaşam nedenleri araştırılırken hep kürkleri üzerinde durulmuştur. Halbuki burada yaşayan hayvanların kürkleri ile ılımann bölgelerde yaşayan hemcinslerinin kürkleri arasında çok ciddi bir fark yoktur. Üstelik domuzlar hiç kürkleri olmamasına rağmen deri altı yağ tabakaları sayesinde vücut ısılarından 20 derece daha düşük ısı ortamlarından hiç etkilenmezler.
Zaten dünyamızda üzeri tamamen kürkle kaplı hiçbir hayvan yoktur. Çoğunun ayak ve burun gibi kısımları görevlerini yapabilmek için açıkta bırakılmıştır. Ancak buralarda vücuda sıcak kan ileten atar damarlar kılcal damarlar vasıtası ile deriye daha yakın olan toplar damarları ısıtırlar. Bu sayede buzun üstünde yürüyen bu tür hayvanların ayakları üşümez. Ama bu da, hayvanın tüm vücudunun üşümeden bu soğuk ortamda nasıl yaşayabildiğini açıklayamaz.
Kutuplarda, buzlu sularda yaşayan balıkların, sıfır ve sıfır altı derecedeki ortamda donmamalarının sırrının, bu balıkların derilerindeki buz kristallerinin donma derecesini düşüren bir protein olduğu tespit edilmiş, hatta genetik mühendisleri laboratuar ortamında bu proteini üreten geni yaratmayı başarmışlardır.
Bilim insanları bu örnekten yararlanarak, meyve ağaçlarını dondan, uçak kanatlarını ve yolları buzdan kurtarabileceklerini düşündüler ama henüz geniş çaplı üretimi zor görülmektedir. Ne yazık ki, sıcak kanlı hayvanların kendilerini çok soğuk ortama nasıl adapte ettiklerinin sırrı hala tam çözülmüş değil.


Uçakların icadından sonra her alanda yaygın olarak kullanılmaya başlaması kısa sürede gerçekleşti. İlk uçaklar orduda keşif görevlerinde kullanılıyordu. Bu bağlamda deniz kuvvetlerine bağlı gemilerde deniz üzerinde uçarak keşif yapmayı sağlayan uçaklar bulunurdu. Ne var ki yalnızca uçak taşıması için yapılan ilk gemi Amerikan donanmasında kullanılan "USS Langley" idi. 1922 yılında bir kömür gemisinden uçak gemisine dönüştürülmüştü. Günümüzde kullanılan ve nükleer güçle çalışan uçak gemilerinin ilki, yine ABD donanmasında kullanılan "CVN-65 Enterprise" idi. Enterprise 1960 yılında suya indirilmişti.

Fobilerin nedeni nedir?

Gönderen oyunmercegi


İnsanların yaklaşık yüzde onu fobilerden müzdariptir. Bazılarında travmatik bir olay tetikleyici olabilirken bazı fobiler fiziksel problemlerle ilgili olabilir. Yapılan araştırmalar bazı basit fobilerin genetik olduğunu bazılarınınsa kültürel geçmişe dayandığını gösteriyor. Örneğin, örümcek korkusu Ortaçağ’dan miras kalmış olabilir.


Sağ elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ bacaklarını öncelikle kullanırlar. Bu nedenle de sağ bacakları daha güçlüdür. 
Sola kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır. Özellikle kısa mesafe koşullarında, pistin köşelerinde koşucular haifif içe meylederek koştuları için sağ ayağa daha çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha rahat koşar. 
İnsanların çoğu sağ ellerini kullanırlar. Erkeklerin sadece %5'i, kadınların ise %3'ü solaktır. Çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. Tabii bu durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı biraz azalmış oluyor.














Kuşların kış ayları gelirken niçin güneye, ılıman bölgelere göç ettiklerinin nedeni herkes tarafından bilinir. Kışın beslenemeyecekleri için göç ettikleri bilgisi genel anlamda doğrudur ama kuşların göçü sanıldığı kadar basitçe izah edilebilecek bir olay değildir. 
Kuşların göç nedenlerinin atalarından, buzul çağı zamanlarından kalma olduğunu ileri sürenler de var. Ancak günümüzdeki görüşler, kuşların iç biyolojik takvimlerine göre belirli zamanlarda hormonal dengelerinin değiştiği, uzun bir yolculuğa hazırlık olarak vücutlarında yağ depolama miktarlarını arttırdıkları, kışı beklemeden hava şartlarındaki değişiklikleri hissettikleri an göç yollarına düştükleri şeklinde. 
Bu görüşlere göre kuşlar Eylül ayı civarında göçe başlasalar bile yağ depolamaya çok daha önce, yazın en sıcak günlerinde başlıyorlar. Belki kar yağışının geleceğini bilmiyorlar, belki de göçmen kuşlar hayatlarında hiç kar görmediler, karlı ortamda yaşamadılar, yiyeceksiz kalmadılar ama göçme işini tecrübeleriyle değil biyolojik takvimleri ve bunun tetiklediği hormonal değişimler sayesinde otomatik olarak yapıyorlar. 
Soğuk havalar gelirken kuşların daha ılıman yerlere göç etmeleri tamam da göç ettikten sonra niçin tekrar geri dönüyorlar? Daha sıcak iklimlerde yaşamak, bol yiyecek bulmak, daha mutlu olmak için yüzlerce kilometre yol git, sonra da gerisin geriye dön. 
Bu, biraz insanların yaz aylarında yazlığa gidip dönmelerine benziyor ama insanlarda durum farklı, çocukların okulları, ebeveynlerin işleri var.. Gerçi insanlarda da göçmenlik yaygın ama onlar göç ettikleri yerlerde kalırlar. Zaten bu düşünülmüş, belirli bir ihtiyaç ve amaç uğruna yapılmıştır, kuşların bu göç işini oturup düşünerek yapmadıkları bir gerçek. 
Kuşların göç ettikten sonra baharda tekrar geri dönmelerini uzmanlar çeşitli sebeplere bağlıyorlar. Birinci sebep, şüphesiz baharda kuzey yarımkürenin ısınması. Bu mevsimde gündüzlerin uzaması nedeniyle yiyecek arama sürelerinin artması ve ana besinleri olan böceklerin çoğalması da diğer sebepler. 
Bu arada güney yarımkürede bu kadar kuşu besleyecek yiyecek olmaması aksine kuş avlayarak beslenen hayvanların çok olması da ilkbahardaki geri dönüşe etken. Bütün bu nedenlere rağmen geri dönüş sinyalini yine de biyolojik takvimlerinin verdiği biliniyor. 
Kuşların göç ettikten sonra geri dönmeleri kadar, Ekvator Afrikası'ndan dönen bir kuşun Doğu Anadolu'da bir ahırda bir evvelki yıl yaptığı yuvayı tekrar bulabilmesi de ilginçtir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, göçmen kuşların başlıca dayanak noktalan gündüz Güneş, geceleri ise yıldızlardır. Hava kapalıysa akarsular, dağlar gibi yeryüzündeki coğrafik şekilleri kullanıyorlar. Göçmen kuş türlerinin bir çoğunun yolculuklarında yerin manyetik alanından da faydalandıkları tespit edilmiştir. Yakıt olarak vücutlarındaki yağı kullanan kuşların göç süresince kat ettikleri mesafeler de inanılmazdır. Örneğin dış görünüşü ile diğer kırlangıçların aynısı olan Kutup Denizi Kırlangıcı her yıl Arktika'dan Antarktika'ya ve tersine 17 bin, toplam 35 bin kilometre uçar. Ama birbirinin benzeri iklimde ve buzlarla kaplı bu iki yer arasında gidip gelmekte ne bulur bilinmez.