Hala son Buzul Çağı'nın içindeyiz.
Coğrafyacılar bir buzul çağını, Dünya'nın tarihinde kutuplarda buz takkeleri bulunan bir dönem olarak tanımlıyor. Mevcut iklimimiz bir "buzularası" döneme tekabül eder. Bu, "buzul çağları arasında" olduğumuz anlamına gelmez. Bu ifade, bir buzul çağı içinde, daha yüksek sıcaklıklar yüzünden buzların çekildiği dönemi tanımlamak için kullanılır,
"Bizim" buzularası dönemimiz, içinde bulunduğumuzu düşündüğümüz Dördüncü Buzul Çağı'nda 10.000 yıl önce başladı.
Ne zaman biteceği konusunda değişik tahminler var; buzularası dönemin ne kadar sürdüğü ile ilgili görüşler 12.000 ila 50.000 yıl arasında değişir (insan kaynaklı etkileri hesaba katmazsak).
Tahminlerdeki bu oynamanın sebepleri çok net değildir. Olası etmenler arasında kara kütlelerinin içinde bulunduğu (konum, atmosferin bileşimi, Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinde ve hatta Güneş'in galaksinin etrafındaki yörüngesinde meydana gelen değişiklikler yer alır.
1500'de başlayan ve 300 yıl süren "Küçük Buzul Çağı" sıralında kuzey Avrupa'da ortalama sıcaklık 1°C düştü. Bu çağ aynı zamanda güneş lekesi faaliyetlerinin son derece düşük olduğu bir dönemle çakışır. Ama bu ikisinin birbirleriyle bağlantılı olup olmadığı hâlâ tartışma konusudur.
Bu dönemde Kuzey Kutup Bölgesi'ndeki buz örtüsü o kadar güneye yayıldı ki, Eskimolar kayıklarla altı kere İskoça'ya kadar ulaştı ve Orkney Adaları sakinleri yolunu şaşırmış bir kutup ayısıyla baş etmek zorunda kaldı.
Utrecht Üniversitesi'nde son zamanlarda yapılan bir araştırma, Küçük Buzul Çağı'nı Kara Veba'ya bağladı.
Bu araştırmaya göre, tüm Avrupa nüfusundaki müthiş azalma, terk edilmiş tarım arazilerinin yavaş yavaş milyonlarca ağaçla kaplanmasına yol açtı. Bu da atmosferden önemli miktarda karbondioksit soğurulmasına sebep olarak, bir "anti-sera etkisi"yle ortalama sıcaklığı düşürdü.
Neandertal Adam Ne Zaman Ortaya Çıktı?
Pithecanthropus (homo Erectus), taştan küçük aletler yapabilecek zeka seviyesine gelmişti. Oval şekilli bir taşı, bir sopanın ucuna bağlayan Homo erectus, böylece ilk baltayı yaptı.
İnsanın ikinci atası sayılan sinanthropus, daha da gelişmiş bir beyine sahipti. (Editör: İlk atası çok inandırıcı olmadı, şimdi ikinci atasına geçtik)
Neandertal adam’ın oluşması için ise, daha 400.000 yıl geçmesi gerekti. İnsanın bu atası, artık bitki, sümüklü böcek ve salyangozlarla beslenmeyi bırakarak, avladığı hayvanların etleri ile karnını doyurmaya başladı.
Bu adı almasına neden, fosillerinin 1856 yılında Almanya’nın neanderthal vadisi’nedi bulunmuş olmasıdır. Daha sonra, Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde de fosillerine rastlanan bu ilkel insanın boyu, ancak 1.55 metre idi. Tıknaz yapısı ve güçlü kasları olan neandertal adam’ın kafatası yapısı, bir maymununkini andırıyordu. Göz çukurları derin, elmacık kemikleri çok geniş ve çıkık, çene ve alnı kısa idi. Ayrıca kısa bir boyu vardı. Tüylerle kaplı bedeni ve maymun benzeri çehresi ile vahşi ve kaba görünümü olmasını karşın, günümüzün insanı ile aynı büyüklükteki bir beyine sahipti. Zekâsının belli bir oranda gelişmiş olduğunu, tahta, kemik ve çakmaktaşı gibi maddeleri oyarak yaptığı aletlerden anlıyoruz. (Editör: Hayatımda bu kadar deli saçması birşey görmedim; sitede bu yazılanlara yer vermemizin sebebi bazı bilim adamlarının nasıl düşündüğünü göstermek içindir. Aslında insanın maymundan geldiği gibi bir saçmalığın asla mümkün olamayacağı dünyanın önde gelen en meşhur bilim adamları tarafından ispat edilmiş ve tüm ülkelerce kabul görmüştür. Çünkü evrim teorisine delil olarak kazılarda çıkartılan kafataslarının bu insanlar tarafından hazırlanıp gömüldükleri ortaya çıkartılmıştır. Bu nedenle eskiden bazı ders kitaplarına gerçekmiş gibi girmiş olan bu ifadeler artık tamamen çıkartılmıştır. Günümüzde bu görüşler, bazı bilim adamlarının sığ düşünceleri olarak tarihe not düşülmüştür. Evrim teorisinin yakın gelecekte “teori” statüsünden de çıkartılıp, sadece “hipotez” yani bilimsel niteliği doğrulanmamış bir fikir olarak görülmesi düşünülmektedir.)
Kısaca asıl olan gerçekliğe Kur’an-ı Kerim mealinden yer vermek gerekirse;
“Hz. Adem , yeryüzünde ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babasıdır. Çesitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp, insan şekline koydular. Mekke ile Taif arasında 40 yıl yatıp salsal oldu. Yani pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselamin nuru alnına kondu. Sonra Muharrem’in onuncu Cuma günü ruh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi.”
İŞTE ASLOLAN BUDUR.
Sürüngenlerin gelişim döneminde, doğa büyük bir üretici idi. Sürüngenlerin her tipi, doğa koşullarının sınavından geçiyor, gücü olan türler kalarak evrimleşirken, zayıf ve dayanıksız türlerin soyu tükeniyordu.
Bu gelişmelerin en başarılılarından biri, kuşkusuz saltoposuchus’tur. Küçüklüğüne karşın, çok canlı bir havyan olan bu sürüngen, ayağa kalkarak güçlü arka ayakları üzerinde yürümeyi ve pençe benzeri çıkıntıları olan ön ayaklarını, avını yakalamak amacıyla kullanmayı öğrendi. Sonuçta, sivri dişlerinden başka, iki savunma ve saldırma aracı daha kazanan bu hayvan, büyük avlara saldırmaktan bile kaçınmıyordu.
O dönemler için kısa bile sayılabilecek bir süre içinde, söz konusu hayvandan türeyen tüm dinozorlar, günümüzün kuşlarını ve timsahlarını oluşturdular.
İlk bitkilerin karada yetişmeyip, denizaltında geliştiğini biliyoruz. Denizdeki ilk canlılar olan kamçılı, mikroskobik organizmalar çok küçük ve peltemsi yapıları nedeniyle kayalarda iz bırakmadılar. Bunun sonucu olarak, bu organizmaların ne zaman yaşamaya başladıklarını tam olarak bilemiyoruz.
Tek hücreli olan bu canlılar, hücre bölünmesi yolu ile çoğalıyorlardı. Zamanla evrim geçirerek daha karmaşık yapılar kazandılar ve bitki ve hayvan yaşamını başlattılar.
Dünyamızda oluşan ilk kayalarda fosile rastlanmadığı için kesin olarak bilmemekle birlikte araştırmalar, yaşamın, 3000 milyon yıl önce başladığını belirliyor.
600 milyon yıl öncesine ait kayalarda rastlanan mavimsi-yeşil deniz yosunun, oldukça karmaşık yapıya sahip bir organizma olması, ilk canlılardan, deniz yosununa dek geçen sürenin çok uzun olduğu fikrini vermektedir bize.
Bilim adamlarına göre, pelte görünümlü ilk tek hücreli bitki-hayvan karışımı organizma ile, daha gelişmiş tek hücreliler ve çok hücrelilere gelene dek çok uzun bir süre geçti ve bu gelişim çok yavaş oldu.
Şöyle ki, kamçılı organizmalar, belli bir evrim sonunda gruplar halinde birleşmeye başladılar ve peltemsi görünümlü bağımsız canlıları oluşturdular. Uzun bir dönemde gerçekleşen diğer bir evrim sonucu bunlar da birleşerek, 2500 milyon yıl içinde, bitki özelliği taşıyan ilk organizma (deniz yosunu) oluştu.
Yaklaşık 435 milyon yıl önce, paleozoik dönem’in silüryen bölümünde, dünyanın geçirdiği sarsıntılar sonunda denizlerin, dipleriyle birlikte yükselmeleri, büyük ihtimalle deniz bitkilerinin karaya geçmelerine neden oldu. 100 milyonlarca yıl denizaltı yaşamına alışmış olan bu bitkiler, karaya çıkınca, buradaki yaşama uyum sağlamak için evrim geçirerek, yapısal değişiklere uğradılar. Bu evrim 150 milyon yıl içinde gerçekleşti ve göze zor görülebilen minik yosun, sonunda ormanları oluşturan dev ağaçlara dönüştü. Havadaki oksijen ile yaşayabilmek için büyük bir iç yapı değişikliği geçirdikleri sanılan bu bitkiler, açık havada, denizdekine kıyasla daha elverişli bir ortam bulduklarından çabuk gelişip, yeni şekiller aldılar. Denizaltı ortamının, bitki ve hayvan çeşidi nedeniyle verimli olması, bu toprağın karaya çıkması ile, bitkilerin uygun ortama kavuşarak gelişmelerine yol açtı.
Ormanların kömür yataklarına dönüştüğü dönemde, deniz altında yeni tür bazı omurgalı balıklar gelişiyordu.
İlk balıklar, ainiktozoon örneğinde olduğu gibi, çeneleri bulunmadığından, çiğneyemiyor, avlarını ancak yutarak beslenebiliyorlardı.
Ama, bundan yklaşık 400 milyon yıl öncesi dönemde, çene ve dişleri olan balık türleri gelişmeye başladı.
Uzun başları, üzeri yumrular bulunan ve kemiksi tabakalarla kaplı bedenleri bulunan bu hayvanları, ön kısımlarındaki kemiksi kılıf, koruyordu.
Çok küçük olmalarına karşın, bazı türleri, örneğin dinichthys, 6 metre uzunluğa sahipti. Öte yandan ıstakoz ve karidesi andıran bazı garip şekilli kabuklulara da rastlanıyordu.
Daha sonra kabuksuz deniz yaratıkları da belirdi. Bunlar, hem solungaçları, hem de akciğerleri ile soluk alıyorlardı.
Bu özellik, söz konusu hayvanların, zaman zaman denizden çıkarak karada da yaşamaları ile yani her iki ortamda da yaşayabilen canlılar durumuna gelebilmeleri açısından, önem kazanıyor.
Paleozoik dönem’in kambriyum bölümüne ait hayvan fosilleri, üç bölmeli deniz böceği türünün, bedenlerinin yumuşak kısımlarını korumak amacı ile
kabuk geliştiren ilk hayvanlardan olduğunu kanıtlamaktadır.
Bu hayvanların dev boyuttaki örneklerinden biri olan sedefli deniz helezonu, parlak ve renkli kabuklu, uzun bir koni görünümünde idi ve 4 metre uzunluğa sahipti. Yırtıcı olan bu hayvan, denizaltında izlediği avını, kıskaçları ile yakalardı. Günümüzün ahtapotu ile mürekkep balığı, bu hayvan soyundan gelmiştir.
Sedefli deniz helezonunun değişik dönemlerin kayalarından alınan fosil örnekleri incelendiğine, bu hayvanın çok ilginç bir evrim geçirmiş olduğun görürürz. İlk sedefli deniz helezonları, uzun koni biçiminde ve düz birer kabuğa sahip iken, zamanla bu kabuğun kıvrılarak spiral şeklini aldığı gözlenmektedir. Buna neden, bir şeyin sürüklenmek yerine, kıvrılarak daha kolay yol almasıdır.
Karada ilk hayvanların oluşması için, önce bitkilerin karaya geçmesi gerekiyordu. Bu, otyiyenlerin, et yiyen hayvanlardan önce belirmesini şart koşan yaşam zincirinin bir gereğidir. Çünkü, ot yiyenler olmadan, etyiyenler beslenemez. Ot yiyenlerin beslenebilmeleri ise, bitki örtüsünün gelişmesine bağlıdır.
400 milyon yıl önce, kayaların varlığına karşın, yeryüzü gene de yeşilliklerle kaplı idi. Hayvanları barındırabilecek bu ortam gelişince, sudan çıkan bazı hayvanlar karaya uyum sağlamaya başladılar,
Bu ilk hayvanlar, büyük bir ihtimalle yengeçler, örümcekler, hamamböcekleri ve kırkayaklardır.
İlk uçan hayvan da hamamböceğidir. Günümüzün uçan böceklerinden çok farklı olan o dönemlerin böceğine bir örnek olarak altı kanatlı Stenodictya’yı verebiliriz. Yırtıcı olan bu böcekler, küçük hayvanları yakalamak amacıyla ormanlarda dolaşırlardı.
Bunan 350 milyon yıl önce, kömür yataklarının oluştuğu döneme yakın bir zamanda, bazı balıkların atalarından farklı olarak, yüzgeçlerden başka ilkel bir akciğerle doğdukları biliniyor. Böylece, başlarını kısa bir süre için de olsa, suyun dışında tutabilen bu canlılar, büyük olasılıkla, rastlantı sonucu, karaya vurup, orada canlı kalmayı başarabildiler. Bu, balığın yepyeni ve tehlikeler içeren bir ortamdaki ilk deneyimi oldu.
Yeryüzünün sarsıntı geçirerek, denizlerin karalara dönüştüğü dönemlerde, karaya vuran balıklardan akciğere sahip olanların kurtulduğu ve yüzgeçleri ile sürünerek bir su birikintisinden diğerine gittikleri, böylece yaşamlarını sürdürdükleri anlaşılıyor.
Bunlardan, karadaki en yakın çalılığa sığınanlar, giderek karada daha uzun süre yaşamayı başarabildiler.
Balıklarla büyük yapı benzerlikleri olan bu hayvanlar (amfibianlar), hem deniz, hem de karada yaşayan hayvanların atalarıdırlar. Bedenlerini kaplayan pullar, bunun kanıtıdır. Bazı türlerde görülen karın çevresini kaplayan sertleşmiş pullar ise, bu hayvanların karada sürünmeleri sonucu oluştu. Ayrıca, bu canlıların kafa ve çene biçimleri, balıktan geldiklerinin başka bir göstergesidir.
Tıpkı günümüzün kertenkeleni gibi, sudan ara sıra çıkarak yakındaki küçük hayvanlarla beslenen bu hayvanda küçük hayvanlarla beslenen bu hayvanlar, denizden fazla uzaklaşamıyorlardı. Buna neden, sert kabuklu yumurta yumurtlamayı henüz öğrenememiş olmaları ve yavruların denizde oluşup, ilk dönemlerini orada geçirmeleri idi. Bu belki de, denizde daha kolay besin bulabilmelerinden kaynaklanıyordu.
Dev sürüngenler olan dinozorlar, bundan 100 milyon yıl önceki mezozoik dönem de yaşadılar.
Kömür yataklarının oluştuğu dönede denizden çıkan ve hem kara hem de denizde yaşayabilen hayvanlar, zamanla, sert kabuklu yumurta yumurtlamayı başararak, artık suya eskisi kadar gereksinim. Duymamaya başladılar. İşte böylece, bundan 300 milyon yıl önce, ilk sürüngenler oluştu.
İlk sürüngen sayılan seymourla küçük bir havyandı. Jeolojik araştırmalar, bu canlının, kuzey kutbu’na yayılmış olduğunu gösteriyor. En eski sürüngen türünden biri de, 2 metre boyundaki dev moschop’tur.
İlk sürüngenler büyük bir hızla çoğalıp, grup grup yeryüzüne dağıldılar. Daha sonra, dinozorların atası sayılan ve “ayak büyüten ilk sürüngen” olma özelliği taşıyan küçük saltoposuchus gelişti.
Bu dönemde beliren kaplumbağa ve diğer küçük sürüngenler, daha sonra gelişen timsah ve yılanlara geçişi temsil ektikleri için, büyük önem taşırlar.
Günümüze dek gelen hayvanların çoğunluğu, mesozoik dönemde gelişmeye başlamıştır. Memeliler için bile aynı şey söylenebilir. Memelilerden cynognathus, damarlarında sıcak kan doluşan ilk hayvandır.
Sürüngenlerin gelişim döneminde, doğa büyük bir üretici idi. Sürüngenlerin her tipi, doğa koşullarının sınavından geçiyor, gücü olan türler kalarak evrimleşirken, zayıf ve dayanıksız türlerin soyu tükeniyordu.
Bu gelişmelerin en başarılılarından biri, kuşkusuz saltoposuchus’tur. Küçüklüğüne karşın, çok canlı bir havyan olan bu sürüngen, ayağa kalkarak güçlü arka ayakları üzerinde yürümeyi ve pençe benzeri çıkıntıları olan ön ayaklarını, avını yakalamak amacıyla kullanmayı öğrendi. Sonuçta, sivri dişlerinden başka, iki savunma ve saldırma aracı daha kazanan bu hayvan, büyük avlara saldırmaktan bile kaçınmıyordu.
O dönemler için kısa bile sayılabilecek bir süre içinde, söz konusu hayvandan türeyen tüm dinozorlar, günümüzün kuşlarını ve timsahlarını oluşturdular.
Bundan 75 milyon yıl önce , dev sürüngenlerin birdenbire yok olması çok ilginçtir. 100 milyon yıl dünyamızda yaşayan bu hayvanların, böyle ortadan kalkmalarının ne gibi nedenleri olabilir?
Bu konuda çeşitli görüşler olmakla birlikte, akla en yakın geleni hava koşulları ile yeryüzü şekillerindeki değişikliklerdir.
Dağların belirlenmesi ile ortaya çıkan soğuk havalar, dengeli ısıda yaşamaya alışkın olan dinozorların ölümüne yol açtı. Ayrıca, dinozorların baş besini olan ve ot içeren bitki örtüsünün, yerini, kalın gövdeli ağaçlara bırakması da bir başka neden olarak gösterilebilir.
İlk memelerinin, dinozorların koruyamadıkları yumurtalarını yemeleri de, memeliler gelişirken yeni yavru çıkaramayan dinozorların soyunun tükenmesine yol açmıştır.
130 milyon yıl önceden kalan fosiller, bize, kanatlı sürüngenlerin varlığını kanıtlıyor. Ama, tıpkı dinozorlar gibi, bu hayvanlarda, 75 milyon yıl önce birdenbire ortadan kayboldular,
Bunun nedeni henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Uçan sürüngenlerin en eskisi ve yaygın olanı Dimorphodon’du. Dev bir yarasa görünümü taşıyan bu hayvanın yalnızca başı 22 santim idi. Dümen olarak kullandığı garip bir de kuyruğa sahip olan bu hayvan, soyunu çabuk tüketmiştir.
Onu izleyen diğer kanatlı sürüngenler, Nhamphorhynchus ile, türünün en büyük ve iyi uçabileni olan Pteranodon’dur.
Açtığı zaman 7 metreyi bulan kanatları ile deniz üzerinde uçarak balık avlayan bu hayvan, kanatlarından dolayı karada iyi yürüyemiyor ama, havada çok hızlı gidiyordu.
Biraz gariptir ama, kuşların ataları uçan sürüngenler değil, daha değişik bir tür sürüngen olan Sauria’dır. Bu canlılardan günümüze en ayrıntılı fosili kalan ise, 130 milyon yıl önce, dinozorların döneminde yaşayan Archaeopteryx’tir.
Bir penguen büyüklüğünde olan bu hayvan, yarı kuş, yarı sürüngen görünümünde idi. Sürüngenlerle benzerliği, pençe görünümlü parmakları ile yirmi eklemli kemikten oluşan kuyruğu ve üzerinde dişler bulunan çene kemiğinden kaynaklanıyor. Ama, bedenini kaplayan tüyler, tümüyle yeni bir özellikti.
Kanatları, eski uçan sürüngenler gibi, iki deri parçası değil, tüylerle kaplı ve hayvanın uçarken açıp kapadığı bildiğimiz kuş kanatlarına benziyordu.
Bu yeni canlıların diğer önemli özelliği ise, yavrularının canlı olarak doğurup, kendi avını yakalayabilene dek, onlara bakıp, süt vermelerdir. Bu, yumurtasını yumurtladıktan sonra artık onunla hiç ilgilenmeyen dinozordan çok farklı bir özelliktir.
İlk memelilerden günümüze fazla fosil kalmamakla birlikte sürüngenler döneminde yaşayan ve fareye benzeyen morganucodon ile kirpiye benzeyen prodiacon, memelilere örnek olarak verilebilir. İlk kez bitki ile beslenen memeli taeniolabis’tir. Diğerleri, genelde böcekler, salyangozlar ve sülüklü böceklerle karınlarını doyuruyorlardı.
Günümüzde,Yakın Doğu'da Kudüs'ün olduğu bölge çevresinde, M.Ö 9 bin yıl önce kurulduğu anlaşılan köyün kalıntıları bulundu.Oldukça gelişmiş bir yapıya sahip olan bu evlerin iç ve dış duvarları taştan yapılmış olup , ayrı odaları içeriyordu.Sazdan yapılmış olmakla birlikte, çatıları ayrıca çatı kirileri ile desteklenen bu evler ve içinde bulunan şömine, taş kaplar,diğer eşyalar,bize bu dönemin oldukça gelişmir bir uygarlığını gösteriyor
Bilim adamlarının çoğu, insanın ilk atası sayılabilecek canlıların, Pleistosen(4.Dönem)'den önce gelen dönemde oluşmaya başladığını belirtmekle birlikte, bazı bilginler, ilkel insanın daha önceki dönemlerde de yaşadığı fikrinde birleşiyorlar.
Pleistosen(4.Dönem) Dönemini'mde pek çok zorluklarla savaşarak yaşamını ve gelişimi sürdüren insanın ataları, özellikle vahşi dev hayvanlara karşı savaşım veriyorlardı.O zamana dek çoktan ortadan kalkan kılıç dişli kaplan ve mağara ayısı, yerini bugün hala soyunu sürdüren aslan ve leopar gibi yırtıcılara bıraktığından, ilk insan vahşi ortamda yaşamını sürdürüyordu.O dönemde, yaşamakta olan mamut,ilk insanların en iyi besin kaynağı idi.Büyük ve gıdalı olan bu hayvan,ilkel kavimlerin uzun süre aç kalmamasına yarıyordu.
O halde,insanın atası sayılan bu yeni ve zeki canlı nereden gelmişti?Bu hem kolay,bir bakıma da zor sorunun yanıtını,günümüze kalan fosillerden bulmaya çalışıyoruz.Fosiller,ilk insanların daha önce evrim geçiren bir maymun türünün,zamanla yeni evrimler geçirmesi ile oluştuklarını açıklıyorsa da,evrim tarihinde,mucize gibi gerçekleşen bu ani zeka artışı ve hayvanlarınkinden çok gelişmiş beyinin ortaya çıkışı,gerçekten ilginçtir.Çok eski dönemlerde belirip,zamanla evrim geçiren türlere ayrılan maymunun belli bir türü, insanı andırıyordu.
Fosiller üzerinde yapılan araştırmalar,bu maymun türünün,son Jeolojik Dönem'de ,dik yürümesini öğrenmekle kalmayıp, bazı ilkel araçlar da yaptığını ortaya çıkardı.Özellikle,avını yakalamak ve vahşi hayvanlarla savaşmak amacıyla silah üreten bu insanın ilk atası Homind idi.Yeni bulgular,Homind'lerin,Üçüncü Dönem'in son bölümü ile son Jeolojik Dönem arasındaki süre içinde yaşadıklarını gösteriyor.Bir zamanlar,insan yaşamının yalnızca 600.000 yıl önce başladığı görüşünün yaygın olmasına karşın,bugün pek çok bilim adamı,insanın ilk ataları sayılabilecek Hominidlerin,bir milyon yıl önce yaşamaya başladıklarını kabul ediyor.Son Jeolojik Dönem'de gelişimi sürdüren insanın atası, önce Pithecanthropus,sonra Neandertal Adam ve son Homo sapiens şekillerini aldı.
Mamut,bildiğimiz filin gerçek atası olmamakla birlikte, ikisinin aynı kökenden geldikleri söylenebilir.Enon Jeolejik Dönem'de yaşaması nedeniyle, mamutun,insanla aynı dönemde oluştuğunu söyleyebiliriz.Bu hayvana ait ayrıntılı fosiller, Sibirya'da bulundu.Onbinlerce yıl önce yaşayan ve çok az bozulmuş bir mamut ölüsüne, 1899 yılında Sibirya, Berezovka'da rastlandı. Bu içinde kaldığı için çürümeyen hayvan, buzların çözülmesi sonucu çıkardığı kokuca, çevreden geçen köpeklererin dikkatini çekti ve yapılan kazı ile çıkarıldı.Uzmanlar,mamutun kıllarının,derisinin,hatta kanın olduğunu belirttiler.O günden sonra, aynı bölgede buz içinde bozulmadan kalan pek çok mamut bulundu ve müzelere konuldu.
75 milyon yıl önce dinazorların ortadan kalkması ile birlikte memeli hayvanlar büyük bir gelişim gösterdiler.Çoğunluğu kemirgen olan küçük memelilerden, etyiyen ve otyiyen olmak üzere iki ana kolda, pek çok tür oluştu.Otobur memeliler, kısa sürede sayıca ve boca büyüdüler,bildğimiz koyun boyuna geldiler.
Bu döneim en ilginç otoburu ise Pantolambda'dır.115 santim uzunluğundaki bu hayvandan başka, yaklaışık 3 metre uzunluğunda olan Barylambda da dönemin tipik hayvanlarındandır.Bol yiyecek ve uygun hava şartları sonucunda, dev boyutlara ulaşan ot yiyen memelilerin en büyüğü ise Baluchitherium'du.Bu dev gergadanın ise fosillerinden anladığımıza göre , boyu beşbuçuk metre idi ve ağaç gövdesini andıran dört sağlam ayağının üzerinde dururdu.Belkide bu hayvanlar kendi ağırlıklarını taşıyamadılar,,tam olarak bilinemiyor.Ama gerçek olan,bu otoburların zamanla güçten düştükleri ve sonunda yok olarak, yerlerini daha güçlü türlere bıraktılarıdır.Hayvanların evrimi tarihinde ender olsa da, böyle aşırı büyüyere, sonunda kendi soyunu tüketen canlılara rastlanır.
70 milyon yıl önce Güney Amerika düzlüklerinde yaşayan Onectornis, yaklaşık 3 metra boyunda, dev bir koşan kuş idi.Çok güçlü ve 40 santim uzunluğundaki gagası ile(40 santim uzunluğunda bir gaga düşünün ne kadar büyük değil mi ) ile memeli hayvanların karınlarını hedefleyerek onlara saldıran bu yırtıcı kuş, böylece kanama sonucu ölen hayvanı besin kaynağı yapıyordu.
Diğer et yiyen kuşlar da, aynı yırtıcılığa sahip olmakla birlikte, daha küçüktüler, Madagaskar'ın bataklık bölgesinde forsili bulunan Aepyornis ise, 3 metre boyunda ve 500 kilo(Yarım tonluk bir kuşun size saldırdığını bir düşünün ) ağırlığındaki bir kuştu. Bu bölgeye giden bazı seyyahların hikayelerine göre bu kuş, birkaç yüzyıl öncesine dek yaşıyordu.
Dünyanın çoğu yerini keşfeden insanoğlu, artık uzayı keşfetme hazırlıklarına başlıyordu.Ama bu kez,Kaşiflerin cesaretli ve atak olması yetmiyor, bu çalışmaların binlerce uzman kişi tarafından hazırlanması gerekiyordu.Böylece uzay yarışı başladı.Ruslar Amerikalılar, bu konuyu, bütçelerinden astronomik rakamlar ayırdılar.4 Ekim 1957 tarihinde Sovyetler Birliği 'Sputnik' adındaki ilk yapay uyduyu gönderdi.
| Yuri Gagarin |
Dört ay sonra, ilk Amerikan yapay uydusu Expolere I, dünyanın üzerindeki Van Allen radyasyon kuşağını keşfetti.Bir insanın ilk olarak uzaya gidebilmesi için, üç yıl geçmesi gerekiyordu. 12 Nisan 1961 tarhinde, Rus Yuri Gagarin dünyanın çevresini 89.34 dakika içinde döndü.
| Gemini 6 |
20 Şubat 1962 tarihinde ise Amerikalı John Gleen, yörüngeye giren ilk Amerikalı oldu. Haziran 1963'te ilk kadın kozmonot Valentine Tereshkova, Vostok 5'ten iki gün sonra Voatok 6 uzay aracı ile yörüngeye girdi.Yeniden iki buçuk yıllık bir ateşli çalışmanın sonunda, 15 Aralık 1965 tarihinde,Amerikan uzay gemisi Gemini 6 ve Gemini7 uzayda buluşup, 6saat birlikte yolculuk yaptılar.1969 yılının Ocak ayında ise Sovyet uzay aracı Soysuz4 ile Soysuz5, uçuş sırasında birbirlerine kenetlendiler ve astronotlar, uzayda ilk kez gemi değiştirdiler.
