Content feed Comments Feed
YOUR ADSENSE CODE HERE ... 728 X 90

Karevel ne zaman kullanıldı ?

Kaptan Henry'nin, keşif merakından başka önemli bir özelliği daha vardı: Gemiler yapmak. Afrika'yı keşfedebilmek için, uzun yolculuklara dayanabilecek ve hız yapabilecek bir gemiye gerek duyan Henry, kravel'i(küçük yelkeni gemi) inşa etti.Atlantik Denizi'nin kısa sürede pek çok deniz serüvenine sahne olacağını tahmin eden kaptan Henry, bu yolculuklar için uygun araçlar gerektiğini farkederek, bu konuyua önem verdi. ...

Vikingler,Kuzey Amerika'ya ne zaman ulaştı ?

Ülke keşfetme konusunda benzerleri arasında en başarılı toplum , Vikingler'dir.Doğuştan gemici ve uzman kaptan olan bu toplum, o zamna dek çoktan Akdeniz'i tanıyıp.Kuzey'in pek de dost görünmeyen bölgelerini keşfetmeye çıkmışlardı.İlgilerini en çok çeken kıta ise Grönland idi.Buraya ulaşan ilk Viking,Kızıl Erik'ti.(980) Bir süre sonra Erik'ten ses çıkmayınca...

İsveçliler, Rus Ordusu'nu ne zaman geriletti.

1700 yılında,Finlandiya Körfezi'nde bulunan Narva adlı küçük bir kentte yapılan savaş, İsveçlilerin Baltık'taki egemenliğinin ilk adımı sayılır.Narva'da bulunan 100 kişilik küçük bir garnizon, o bölgeyi almak isteyen 60 bin kişilik Rus Ordusu'nun saldırsına uğrayınca, İsveçliler önce iyice direndiler.Ama,Rus Ordusu çok güçlü idi.Narva'nın düşmesine çok az kala, Kral XII.şARLI'IN durumu önceden......

Eski Uygarlıklar

Nil Nehri yataklarında gelişen Mısır uygarlığı , bıraktığı kültür ve sanat hazinelerei ile dünya uygarlığında önemli bir yer tutar. Geride bıraktığı tapınaklar , mezarlar , mücevherler ve yazılar ile en zengin uygarlıklardan biri olan bu uygarlıktanieski Mısır'ı neredeyse gözümüzün önünde canlandırabiliriz.Firavunlar ve rahipler gibi ilginç kişilerden başka,dönemine göre çok gelişmiş bir topluma sahip olan Mısırlılar,bıraktıkları resimler aracılığı ile uygarlıklarının ince ayrıntısna dek öğrenilebilmesini sağladır...

İlk Keşifler ne zaman yapıldı ?

İlk ilginç keşif,M.Ö. 600 yılında Mısır'da Firavun II.Necho döneminde yapıldı.Firavun,Afrika'nın çevresini,Kızıldeniz'den geçerek Nil Deltası'na dönecek şeklide dolaşasını zorunlu kılarak,bir yarışma düzenledi.Bu yarışmada görev verdiği toplum ise, Fenekeliler idi...

İlk mamuta ne zaman rastlandı?

Mamut,bildiğimiz filin gerçek atası olmakla birlikte, ikisinin aynı kökenden geldikleri söylenebilir.Enon Jeolejik Dönem'de yaşaması nedeniyle, mamutun,insanla aynı dönemde oluştuğunu söyleyebiliriz.Bu hayvana ait ayrıntılı fosiller, Sibirya'da bulundu.Onbinlerce yıl önce yaşayan ve çok az bozulmuş bir mamut ölüsüne, 1899 yılında Sibirya, Berezovka'da rastlandı. Bu içinde kaldığı için çürümeyen hayvan, buzların çözülmesi sonucu...
CahayaBiru.com

Ramayana Destanı

Gönderen oyunmercegi 12 Haziran 2011 Pazar

Ramayana Destanı

Ramayana, Hint halk ozanı Valmiki tarafından yazılmış bir destandır.
Dünyanın en bilinen ve Hindistan'ın en önemli iki destanından olan Ramayana, 24.000 beyitin oluşturduğu yedi bölümü içerir. Üç büyük Hindu tanrısından biri olan Vishnu’nun “yeniden doğumlarından biri olan Prens Rama’nın yaşadıklarını konu edinen destan, eski Hint (Hindu) kültürü, dini, sosyal ve siyasal yaşamı hakkında içerik barındırır. Türkçe'ye Korhan Kaya tarafından çevrilen eser, bir kitabevi tarafından 2002 yılında 304 sayfa olarak basılmıştır.

Yunan destanlarında Odysseus'un Troya'dan İthaka'ya yolculuğundaki gibi Prens Rama da Hindistan'ın kuzeyinden güneyine seyahat eder ve yolculuk sonunda Seylan'a ulaşır.

Bölümleri

  1. Bala Kanda (Çocukluk)
  2. Ayodhya Kanda (Ayodhya şehri)
  3. Aranya Kanda (Orman)
  4. Kişkindha Kanda (Kişkindha)
  5. Sundara Kanda (Güzel)
  6. Yuddha Kanda (Savaş)
  7. Uttara Kanda (Son)
Ramayana; her ne kadar dünya çapında bilinen bir destan olsa da; Hindistan sınırları içinde gelenekselleşmiş, dinsel inanışın getirdiği bir yaşam biçimi haline dönüşmüştür. Birçok Hintli çocuk, Ramayana'dan alıntı öykülerle büyür. Destanın bir çok kısmı, törenlerde sergilenen oyunlara, film ve kitaplara konu olmuştur.

Konu özeti

Kral olan babası, kızı Sita'yı Tanrı Şiva’nın yayını çekebilecek savaşçıyla evlendirmeye söz vermiştir. Rama, bu yayı çekerek kırar. Ancak Kralın ikinci karısı, kralın verdiği sözü bozarak, Rama'yı, nişanlısı Sita'yı ve Rama'nın kardeşi Lakşman'ı sürgüne gönderir. Rama ile Sita'nın aşkı, birçok zorluklarla mücadelenin ve 14 yıllık sürgünün ardından, evlilikle sonuçlanır. Bu büyük hikâye; karanlıkla aydınlığın mücadelesinde aydınlığın zaferi olarak betimlenmektedir.



Rama, tanrı Şiva'nın yayını çekip kırarken.
(Resim:Raja Ravi-Varma)


Kaynak: http://www.msxlabs.org

Kral Gisar Destanı

Gönderen oyunmercegi

Kral Gisar Destanı

“Kral Gisar Destanı”, dünyada “yaşayan destan” olarak kabul ediliyor. Kahraman Kral Gisar’ın büyük başarıları, günümüzde 100’den fazla halk sanatçısı tarafından Çin’in Tibet, İç Moğolistan ve Qinghai bölgelerinde dilden dile anlatılıyor.
M.Ö 2. ve M.Ö 6. yüzyıllar arasında ortaya çıktığı düşünülen “Kral Gisar Destanı”, yaklaşık bin yıllık bir sürede, halk sanatçıları tarafından sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarılarak dil ve içerik açısından sürekli zenginleştirildi. 12. yüzyılın başlarına gelindiğinde olgun ve mükemmel hale gelen destan, Tibet bölgesinde yaygınlaştı.

Destanın konusu özetle şöyle: Evvel zaman içinde, Tibetlilerin yaşadığı bölgelerde doğal felaketler yaşanmış. Buna kötü ruhlar ve canavarların vahşeti de eklendiğinde yöre halkı zulüm altında ezilmiş. Bodhisattva Guanshiyin (Çin efsanelerinde halkı dertlerinden kurtaran şefkatli tanrıça) halkı kurtarmak için Buda’dan Gök Tanrısı'nın oğlunu canavarları yok etmek üzere dünyaya göndermesini rica etmiş. Gök Tanrısı’nın oğlu Tuibagewafa, bu görevini üstlenerek, Tibetlilerin yaşadığı bölgelere inmiş ve siyah saçlı Tibetlilerin kralı, Kral Gisar olmuş.

Destanın yaratıcıları, Gisar’ın canavarları yok ederek halkı kurtarmak ve onlara mutluluk getirmek şeklindeki kutsal görevi yerine getirmesini sağlamak için onu olağanüstü bir kişilik ve doğaüstü yeteneklerle donatılan tanrı, ejderha ve Nian’nin (ilkel Tibet inancında bir tanrı) özelliklerini bir arada toplayan yarı insan, yarı tanrı olan bir kahraman olarak nitelendirmişler.

Kral Gisar, dünyaya geldikten sonra defalarca tehlikeyle karşılaşmış, ancak kendi gücü ve tanrıların himayesi sayesinde ölümü atlatarak halkı ezen kötü ruh ve canavarları öldürmüş.

Gisar, doğduğu günden itibaren halkı korumak için kötülükleri yok etmeye başlamış. Beş yaşındayken annesi ile birlikte Sarı Nehir’in kıyısına yerleşen Gisar, 12 yaşında kabilede düzenlenen at yarışını kazanarak krallığa getirilmiş. Bundan sonra Gisar, doğaüstü gücüyle dünyadaki kötülüklere karşı savaş açmış. “Kral Gisar Destanı”, dünyaya barış getiren Gisar’ın görevini tamamladıktan sonra annesi ve eşiyle beraber ebedi dünyaya geri dönmesiyle sona erer.

“Kral Gisar Destanı”, dünyadaki en uzun destandır. Şu ana kadar derlenen “Kral Gisar Destanı”, 120’den fazla cilt, 1 milyondan fazla dize ve 20 milyondan fazla kelimeden oluşuyor. “Kral Gisar Destanı”nın içeriği kelime sayısı, dünyadaki beş tanınmış destanı olarak bilinen antik Babil’in Gılgamış destanı, antik Yunan İlyada ve Odysseia destanları, antik Hint Ramayana ve Mahabharata destanlarının toplam kelime sayısından daha fazladır. Bu arada “Kral Gisar Destanı”nın derleme çalışmalarının halen sürdüğünün altını çizmekte de yarar var.

“Kral Gisar Destanı”nın içerdiği konuların büyük bir kısmı, türkü, efsane ve öykülerden kaynaklanıyor. Destanda anlatılan yüzlerce kişinin her biri, ister kahraman, ister acımasız hükümdar, ister erkek, ister kadın, ister yaşlı, isterse genç olsun, canlı ve özgün karakterlidir. Dil bakımından “Kral Gisar Destanı”nda Tibetlilerin sayısız deyim ve atasözüne yer veriliyor, benzetme, tekrarlama, ahenk gibi konuşma dilinin özellikleri de korunuyor. Örneğin, destanın “Huoling Dağı Savaşı” bölümünde kadınlar şöyle tasvir ediliyor: “Huoling Dağı Krallığı’nda güzel bir kız var. İleriye attığı her adım, yüz güçlü ata değer; geriye attığı her adım da yüz şişman koyuna değer. Kışın güneşten daha sıcak, yazın aydan daha serin. Vücudundan yayılan koku, çiçeklerden daha güzel kokar.”

Çin hükümeti, son derece değerli bir kültürel miras olan “Kral Gisar Destanı”nın derlenmesi, tercüme edilmesi ve yayımlanması çalışmalarına daima büyük önem verdi. Çin’de “Kral Gisar Destanı”nın ortaya çıkışının 1000. yıldönünü dolayısıyla 2002 yılında geniş kapsamlı kutlama etkinlikleri düzenlendi. Çin’deki 10’dan fazla üniversite ve kuruluşta görev yapan çok sayıdaki uzman, bugün bu destan üzerinde profesyonel araştırmalar sürdürmektedirler.

İlyada Destanı

Gönderen oyunmercegi

İlyada Destanı



İlyada, Eski Yunan'da, şair Homeros'un yazdığı varsayılan büyük bir destandır. Bir başka Homeros destanı olan Odysseia ile birlikte, batı edebiyatının en eski örneği ve tüm zamanların en güzel şiirlerinden sayılır.



forum




Hem İlyada hem de Odysseia, Truva Savaşı ve bu savaşta yer alan insanlarla ilgili söylenceleri dile getiren, koşukla yazılmış destanlardır. Tarihçiler Yunanistan'daki Akhalar ile Batı Anadolu'da yaşamış olan Truvalılar arasındaki bu savaşın yaklaşık İÖ 1199'da geçtiği görüşündedir. Akhalar'ın Truva'yı kuşatmalarının ise 10 yıl sürdüğü sanılmaktadır. Bu konuda o kadar çok öykü ve söylence vardır ki, hangisinin gerçek hangisinin uydurma olduğunu bilme olanağı yoktur.

Yunanca'da Truva'nın bir adının da İlios olmasından dolayı Homeros'un destanı İlyada adını aldı. Homeros, yaşadığı dönemde herkesin bu öyküyü bildiğini düşünerek, Truva kuşatmasını baştan sona anlatmaz; savaşın 10. yılında sadece dört gün içinde geçen olayları anlatır. Savaş nerdeyse bitmek üzeredir. Truva efsanesinin bu bölümü "Aşil'in Öfkesi" olarak bilinir.


İlyada'nın Öyküsü


Kral Agamemnon, Truva Savaşı sırasında Akhalar'ın (ya da Yunanlılar'ın) başkomutanıydı. Kralın en yiğit ve başına buyruk savaşçısı olan Aşil, kimseye boyun eğmeden, kendi bildiğince hareket ediyordu. Aşil'in savaşta kaçırdığı Briseis adında Truvalı bir kız yüzünden Aşil ile Agamemnon arasında anlaşmazlık çıktı. Tutsağı olan bir kızı babasına geri vermeye razı olan Agamemnon, onun yerine Aşil'in sevdiği Briseis'i istiyordu. Agamemnon'a boyun eğmek zorunda kalan Aşil, kızı ona verdi. Ne var ki, hırsını alamayarak savaştan çekildi. Agamemnon'u cezalandırması için, deniz tanrıçası olan annesi Thetis'i çağırdı. Thetis, tanrıların kralı Zeus'tan yardım istedi. Böylece çok geçmeden yalnızca Aşil ve Agamemnon değil, tanrı ve tanrıçalar da bu kavgaya karıştı.

Tanrıların işe karışması Yunan askerlerini telaşlandırdı. Agamemnon, gördüğü bir düşe aldanarak, ordusuna artık Yunanistan'a dönüleceğini bildirdi. Askerlerin Truva'yı ele geçirmeden dönmek istemeyeceklerini sanırken, onların gitmeye can attıklarını görmek onu düş kırıklığına uğrattı. Yunanlı komutanlar orduyu yeniden savaş düzenine sokmakta güçlük çektiler. Bütün bu olaylar Yunan ordusunun savaş gücünü ve birliğini zayıflatmıştı.

İki ordu arasında savaş yeniden başlarken, Paris'in kardeşi Hektor, savaşın nedeni Paris'in Sparta Kralı Menelaos'un karısı Helen'i kaçırması olduğuna göre, anlaşmazlığın Paris ile Menelaos arasında dövüşle çözümlenmesini önerdi. Bu dövüşte tam Paris yenilecekken, annesi olan tanrıça Afrodit onu son anda kaçırarak kurtardı. Böylece ordular arasında bir kez daha savaş başladı.

Truva alanında her iki tarafın savaşçıları göğüs göğüse, yiğitçe çarpıştılar. Ne var ki, asıl kahramanlar ortada yoktu. Aşil savaşa katılmama kararında diretiyordu; Truvalı Paris ise yenilginin acısını dindirmeye çalışıyordu. Truvalılar'ın en yiğit savaşçısı Hektor, kardeşi Paris'ten hesap sormak ve karısını görmek için geri çekilmişti. Hektor ve Paris sonunda savaş alanına döndükleri zaman, Truvalılar Akhalar'dan biraz daha güçlü durumdaydı. Cesareti kırılan Agamemnon, Aşil'in savaşa dönmesini sağlamaya karar verdi. Aralarındaki anlaşmazlığı gidermek amacıyla ona bir mektup gönderdiyse de Aşil onun isteğini reddetti.
Aşil olmasa da Yunanlılar savaşı sürdürmek zorundaydı.

Durum iyice kötüye gidiyordu. Agamemnon'la birlikte birçok savaşçı yaralanmıştı. Truvalılar'ın kıyıdaki Yunan gemilerine ulaşması an meselesiydi. Tam bu sırada Yunanlılar'ı koruyan tanrılar işe karışarak onları engelledi. Bunlardan yılmayan Truvalılar sonunda bir Yunan gemisini ateşe vermeyi başardılar. Aşil'in çok sevdiği dostu Patroklos olağanüstü bir cesaretle Truvalılar'ın, gemilerin tümünü yakmasını engelledi. Bunun üzerine Aşil kendi zırhını Patroklos'a vererek onun bu zırhla savaşa katılmasını önerdi. Geri çekileceklerini düşündüğü Truvalılar'ı izlememesi için arkadaşını uyardı. Ne var ki, Patroklos savaş heyecanıyla onların peşine düştü ve Hektor, insanların yazgısını belirleyen tanrıların yardımıyla, onu öldürdü. Truvalılar zaferin coşkusuyla Patroklos'un zırhını kentte dolaştırdılar. Yunanlılar, Patroklos'un ölüsünü onların elinden almayı başardı.

Patroklos'un ölümünden çok acı duyan Aşil, bunun hesabını Truvalılar'a ödetmeye kararlıydı. Onu avutmak için gelen annesi Thetis, Aşil'e yeni bir zırh armağan etti ve öcünü almasına yardım edeceğine söz verdi. Aşil vakit geçirmeden savaşa katıldı. Bu amansız savaşa bütün tanrılar karışmıştı. Aşil çok sayıda düşmanını öldürdükten sonra sonunda, Truva surlarının dibinde Hektor'la karşı karşıya geldi. Bu son vuruşmada Hektor yenilerek öldürüldü. Aşil, Hektor'un ölüsünü arkasında sürükleyerek, arabasıyla Truva'nın çevresinde üç kez dolaştı.
Homeros'un öyküsü, Yunan tarafında Patroklos'un cenaze töreniyle ve Truva'da yaşlı Kral Priamos'un, oğlu Hektor'un ölüsünü fidye karşılığı geri alışıyla son bulur, İlyada böylece sona erse de Homeros'un okuyucuları, Paris'in sonradan Aşil'i öldüreceğini ve Truva'nın öyküsünün kentin yerle bir olmasıyla son bulacağını bildikleri için, yüreklerinde gelecekteki acıların ve sorunların ağırlığını duyarlar.


Destanın Yazılışı


Günümüze ulaşan en eski yapıt olsa da, Homeros'un büyük Truva efsanesinin yalnızca bir bölümünü anlatmış olması ve sonrasını okuyucuların bildiğini varsayması, İlyada'nm Yunanca yazılmış ilk edebiyat ürünü olmadığını gösterir. Homeros'un bu destanından yıllarca önce, Truva Savaşı'na ilişkin pek çok öykünün anlatıldığı sanılmaktadır. Bu konuyla ilgilenen bazı uzmanlar İlyada'nın yetenekli bir yazarın derlediği bir baladlar ya da destanlar bütünü olduğunu ileri sürer. Homeros diye birinin hiçbir zaman yaşamadığı, Homeros adının, destanda yer alan baladları söyleyen, adı belli olmayan kişiler için kullanıldığı kanısında olanlar da vardır. Ne var ki, yapıtın tamamını okuyanlar bunu yazanın yalnızca bir kişi olabileceğini kavramakta güçlük çekmezler.

Yaklaşık olarak İÖ 8. yüzyılda yazılan 24 bölümlük İlyada destanı altılı ölçüyle yazılmış toplam 15 bin dizeden oluşur.

Chanson de Geste

Gönderen oyunmercegi

Chanson de Geste

Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi & MsXLabs

Chanson de Geste



Orta Çağ Fransası'nda halk ozanlarının bir müzik aracı eşliğinde söyledikleri destanların genel adı. "Chanson de geste"ler 11.-14. yüzyıllar arasında yazılmış uzun şiirlerdir. Konularını tarih ya da efsane kahramanlarının savaşlardaki başarılarından alırlar. Orta Çağ'dan bu yana üç grupta incelenmişlerdir. Bunlardan "Geste du Roi" (Kral Destanı) Charlemagne'ın Müslümanlara karşı yaptığı kutsal savaşı anlatır. Bu bağlamda yazılmış destanlar "Chanson de Roland" (Roland Destanı), "Pèlerinage de Charlemagne" (Charlemagne'ın Hac Seferi), "Aspremont", "İerabras"tır. İkinci gruptaki "Geste de Garin de Monglane" (Garin de Moglane Destanı), Kuzey Afrika Müslümanlarına karşı yürütülen savaşın öykülerini kapsar. Son olarak "Geste de Doon de Mayence" (Doon de Mayence Destanı) kralın yetkisine başkaldıran feodallerin öykülerini konu alır.

Hun-Oğuz Destanı

Gönderen oyunmercegi

Hun-Oğuz Destanı
Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır.
Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır.
XIII ile XVI yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir.
XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn’in Câmi üt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı İslâmi varyantların ilkini temsil etmektedir.
Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.
Oğuz Kağan Destanının İslâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi. Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü.
Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı.
Günlerden bir gün bu gergedanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti.
Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu. Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi.
Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.
Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler. Toydan sonra Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:
Ben sizlere kağan oldum
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
Av yerinde yürüsün kulan
Daha deniz, daha müren
Güneş bayrak gök kurıkan

Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:” Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm”.
Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan’a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı dinlemezdi. Oğuz Kağan’ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü. Kırk gün sonra Buz Dağın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi .O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: ” Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim.”dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu.
Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını aldı. Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan’ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz’un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey’e “Kıpçak” adını verdi.
Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan’ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını getiren bu beye: ” Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun.” dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı.
Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü.
Günlerden bir gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.

Elektrikli Süpürgenin İcadı

Gönderen by sid 11 Haziran 2011 Cumartesi

19. yüzyıla kadar halı gibi eşyalar sopayla dövülüp yıkanarak temizleniyordu. Bu şekilde temizlik yapmak oldukça zahmetli ve uzun sürüyordu. Mekanik bazı sistemler geliştirildi. Döner fırçalı ve kiri emen körüklü temizleyiciler kullanıldı.

İlk elektrikli süpürge İngiliz Hubert Booth tarafından icat edildi (1871 - 1955) Booth bu icadın ardından British Vacuum Company adlı bir şirket kurdu. (1901) Bu alet yakıtla çalışıyor ve taşıması oldukça zahmetli oluyordu. At arabaları sayesinde taşınan bu alet işçiler tarafından kullanılırdı. Pencerelerden uzatılan bir hortum sayesinde evlerin içinde temizlik yapılabiliyordu. Bu icat çok başarılı olmuştu ve çok iş yaptı.

1908 yılında Murray Spangler bu aletten çok daha hafif bir elektrikli süpürge üretti ve patentini aldı. Bunu üretebilecek mali gücü olmamasından ötürü William Hoover'ın şirketi tarafından üretildi ve piyasaya sürüldü.

Savaş Toplanının İcadı

Gönderen by sid

Toplar ilk defa ağızdan dolma XIII. Yüzyıldan itibaren geliştirilmeye başlanmış ve savaş alanlarında kullanılmıştır. İlk ilkel ateşli silah örneklerinden olan bu toplardaki teknolojik ilerlemeye paralel olarak Avrupa’da XIV. Yüzyılın ilk yarısından itibaren öncelikle İspanyollar, Portekizler, İtalyanlar, almanlar, Fransızlar ve İngilizler tarafından savaşlarda ateşli silahlar kullanılmaya başlanmıştır.

Avrupalıların sürekli olarak birbirleriyle savaş halinde bulunmaları, barutla işleyen daha kullanışlı yeni silahları icat etmelerine de neden olmuştur.
Savaş meydanlarında yenilen rakipler, kale ve şehir surlarının ardına saklanıyorlardı. Şehir kuşatmaları çok uzun, aylarca hatta yıllarca sürebiliyordu. Orduları bu kadar uzun süre savaş alanlarında tutmak çok zordu. Kale ve kent surlarını yıkacak, zaferin yolunu açacak bir silaha ihtiyaç vardı. O silah da toptu.

Toplar silah olarak kullanılmaya başlandıkları ilk dönemlerde, taktik olarak iki şekilde kullanılmakta idi. Birincisi, nesneleri hedefe fırlatma ve püskürtme ile atmak ikincisi ise kullanılan gülle ile hedefi doğrudan vurmaktı.

İlk yapılan prototip toplar, genelde küçük boyut ve çapta dövme demirden imal edilmekte idi, ilk döküm toplar, şekil verilmiş, taş gülleri fırlatan ve ağzı geniş, arkaya doğru daralan bir kova biçiminde imal edilirdi. Ahşap bir kundak üzerine demir kasnaklarla bağlanır ve toprak bir yükselti vasıtasıyla eğimli atış yapması sağlanırdı. Yükseklik vermek için kundak üzerine bazı düzeneklerde yer alırdı. Bu toplar da, barut mermi gerisinden konulurdu. Namlu gerisindeki, içinde fitil bulunan küçük bir delik vasıtasıyla da ateşleme yapılırdı. Daha sonraki yüzyıllarda bu tip topları, diğer uzun toplardan ayırt etmek için “havan topu” adı verilmiştir.

Orta çağda kullanılan toplara, genel olarak eski Yunancada yüksek ses veya arı vızıltısı anlamına da gelen “bombaz” tam üretilmiş “bombart” adı verilmektedir. Daha sonraları bu isim büyük ve namluları geniş toplara verilen isim olmuştur. Bombartların 16 tona kadar ağırlıkları olabiliyordu, bu toplara mitolojik kahramanlarının veya üretildikleri yerlerin isimleri veriliyordu.

Toplar 10–20 kişiden oluşan mürettebat tarafından kullanılmaktaydı. Ağızdan dolma bu toplar saatte ancak iki gülle atabiliyordu. Atış menzilleri de 200–220 metre idi.

Ateşli bir silah olarak topların, savaş meydanlarında gücünü kanıtlamasıyla Avrupa’daki zanaatkârların birçoğu büyük boyutlarda toplar dökmeye başlamışlardır. Üretilen bu ilk toplar; büyük boyutlarda olmaları yanı sıra, savaşın sonucunu etkileyecek atış gücünden ziyade, barut gazı gücü ile fırlarlıkları ağır ve büyük, yontularak yapılan taş gülleleri ve kulakları parçaları gürültüleriyle düşman birliklerine daha çok psikolojik korku vermekteydiler.

Savaş alanlarında kullanılmaya başlayan bu toplar 1337’den sonra açık arazide kesin bir etki yaratmasalar da kuşatmalarda şehir surları, bu topların attığı ağır ve büyük taş gülleler karşısında zarar görecek duruma gelmiştir.

İlk üretilen bu büyük boyutlu topları ve mühimmatını savaş alanlarına taşımak bile o dönem şartlarına göre çok zordur. Bu nedenle, topların savaş meydanlarında kullanıldığı ilk dönemlerde savaşların sonucu yine kesici, delici ve vurucu silahlar belirliyordu.

Erken xv. Yüzyıl topları, savaş alanında ilk kullanılmaya başlandığı dönemden itibaren dövme demir veya dökme demirden daha sonraları da bronzdan üretilmektedir. Ancak bu topların kalibreleri ne de boyutlarında belirli bir ölçü bulunuyordu. Her ülke, her kral her dük veya dökümcü ustası kendilerine ve ihtiyaçlarına göre toplar üretilmekteydi.

1453’de Osmanlı sultanı II. Mehmet (Fatih) İstanbul’un fethi sırasında çok büyük boyutta top döktürmüştü. “mehmed” adını verdirdiği bu büyük top, 400 kilodan daha ağır taş gülleler fırlatmaktaydı, barut çağının ilk göz kamaştırıcı silahı imal edilmişti, bu topu hareket ettirebilmek için 60-140 öküze ve yüzün üstünde adama ve ateşlendikten sonra yeniden doldurmak için iki saate ihtiyaç vardı, bu top hiç şüphesiz ki o zamana kadar yapılmamış olan en büyük toptu. Ancak topun bir kusuru vardı; kuşatmanın ikinci günü çatlamış, üçüncü veya dördüncü günü ise bütünüyle kullanım dışı kalmıştı.

Demir toplar: önceleri dökülerek değil demirci ustaları tarafından fıçıların yapıldığı sistemle yapılırdı. Top ustaları demir çubukları ateş üzerinde döverek silindir biçimine getirdikten sonra, halka şeklinde keserek demir çemberler oluşturuyorlardı. Dövme demirden yapılan çemberler, daha akkor halinde iken birbirinin üzerine gelecek şekilde silindirin etrafına sarılıyordu. Halka soğudukça daralıyor ve birbirlerine sıkıca kenetleniyordu. Bu şekilde dövme demirden yapılan demir çemberlerle güçlendirilmiş toplara müzelerde bugün de rastlamak mümkündür.

Bir süre sonra döküm ustalarının ortaya çıkarak daha az geri tepmeleri, ham boruların bir arada tuttuğu, yine dövme demir çubuklardan oluşan kalıplarda dökme sistemi ile toplar üretilmeye başlandı. Kalıba dökme yöntemleri ile dökülen toplar, kullanım sırasında tehlikeli kırılmalara maruz kalabiliyordu. Fransa kralı XI.. Louis’nin 1478 yılında döktürdüğü toplardan birinin fazla barut hakkı ile demesi yapılırken parçalanmış ve döküm ustası Jean Mocke ile birlikte 14 kişi daha hayatını kaybetmiştir. Bu şekilde üretilen toplar birkaç atımdan sonra parçalandıklarından, çok fazla verimli değildirler. Bronz dökme toplar ise; bronzun parçalanmaya karşı dayanıklı olması ve dökme tekniğinin ateşleme ile ilgili tehlikeleri önlemesi nedeniyle daha güvenli idi. Bu nedenle de daha yaygın olarak kullanılmıştır. Ayrıca demir topların kullanım sırasında infilak edip, parçalanmaması için demir toplar bronz toplara oranla daha ağır imal edilmekte idi. Bu da başka sakıncalar oluşturmaktaydı, çünkü bu fazladan ağırlık kara toplarının hareket serbestliğini kısıtlamakta, gemi toplarında ise denizlerdeki gel-git ve büyük dalgalanmalarda gemilerin dengesini tehlikeye sokmaktaydı.

Demirin ham madde olarak bronzdan daha ucuz olması: daha dayanıklı demir top tekniği gelişene kadar, dökme bronz topun yanı sıra kullanımı kısıtlı, tehlikeli ve modası geçmiş silahlar olarak dövme demir topların kullanıma da devam edilmiştir.

Dökme tekniği ile üretilen toplar, genellikle XV. yüzyılda silah fabrikalarının ortaya çıktığı döneme kadar kiliselere çan döküm işleri yapan ve bu konuda hiç zorlanmayan zanaatkârlar tarafından üretilmiştir.

Bronz topun üretiminin temel ham maddeleri bakır ve kalaydır. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden top üretiminin başladığı dönemde bakır Macaristan, İtalya Troller bölgesi, Saksonya ve Bohemya’dan, kalay ise İngiltere, ispanya ve Almanya’dan getirtiliyordu.

İlk fabrikasyon top üretiminde en kaliteli üretimi, daha itinalı ve sabırlı çalışan, yıllarca güneşte kuruttukları ahşap kalıpları kullanan Almanya yapmakta idiler, onları Venedik ustaları takip etmekteydi.

Topun ve ateşli silah teknolojilerinin savaşlar ve uluslar için böylesine önem kazanması top üretiminde ve teknolojisinde hızlı bir gelişme olmuştur. Büyük boyutlu topların kullanım güçlükleri ile atış ve isabet güçlerinin sınırlı olması, küçük çaplı ve boyutlu topları daha çok önemli hale getirmiştir. 1450’lerden sonra Fransızların kullandığı “culverin” adı verilen dana ince ve daha uzun namlulu bronz ve dökme demir topların kullanılmasıyla savaşlara daha etkili ve hızlı olmuştur. Culverin toplarının insan yumruğu büyüklüğünde dökme demir toplar fırlatabilmesi ve bunların kolay taşınır olması meydan savaşlarında topun önemini artırmıştır.

Culver’in toplarının tasarımı arkadan doldurma şeklinde yapılmıştır. Bira bardağı biçimindeki barut haznesine önce barut dolduruluyor, sonunda bu hazne top namlusunun arka bölümüne sıkıca yerleştiriliyordu. Bu yeni sistem sayesinde önceden doldurularak hazırlanan yedek barut hazneleri ile bu toplar, ağızdan dolma toplara daha fazla atış hızına sahip olmuştur. Anca bu sistem yalnız küçük boyutlu toplarda uygulanabilmekteydi. Büyük toplarda uygulanamamışlardır.

XV. yüzyılın ikinci yarısında “ribauldeguin” veya “rabuad” olarak adlandırılan ve piyadelere karşı koyulan çok namlulu silahlar da üretilmeye başlanılmıştır. Anca yapılan denemelerde bu ilkel silahlardan istenilen başarı alınamadığından, bu silahlar o dönemde yaygınlaşmamıştır.

XV. yüzyıl boyunca özellikle Fransa, küçük çaplı top kullanımının öncüsü olmuştur. Fransızlar eski moda ağır topların taş güllerinin kullanmak yerine, en onlar kadar, hatta daha iyi olan dökme demirden basit güller atan orta boy toplar ürettiler.

Top teknolojisindeki bu gelişmelere paralel olarak barut kullanımında da gelişmeler yaşanmıştır. 1420’den itibaren kara barut devri kapanmış, pamuk barutu (nitrogliserin) olarak da bilinen dumansız barut ve daha sonraları da diğer patlayıcılar geliştirilmiştir. Böylelikle güllelerin çok daha uzun menzile ve namlu çıkış hızına ulaşması sağlanmıştır. Yine Fransızlar o güne kadar sabit kundak üzerinde kullanılan topların, kolay bir şekilde bir yerden bir yere nakli konusunda bir yenilik daha yaparak 1470 tarihinden itibaren yeni ürettikleri toplarını çekilecek şekilde kundaklı ve tekerlekli hale getirdiler.

VII. Charles döneminde Fransa da top üretimi oldukça büyük bir ilerleme göstermiştir. Hatta Fransa’nın 1494’te İtalya’yı istila ettiğinde, o tarihe kadar top yapımının en iyi ustaları ve kullanılıcıları olarak kabul edilen İtalyanlar, Fransızların bu ileri top teknolojileri karşısında büyük bir şaşkınlığa uğramışlardır. Fransızlar bu yeni üretilen tekerlekli toplar yardımıyla, İtalya içlerine hatta Napoli’ye kadar girip her yeri yağmaladılar.

Fransızların ürettikleri hafif toplar ve bunların iki tekerlekli kundak üzerindeki hızlı nakledilme özelliği, kısa zamanda diğer Avrupa devletleri tarafından da kullanılmaya başlanması ile Fransızların bu alandaki üstünlüklerinin kısa sürmesine neden olmuştur.

Bu yüzyılda topçuluk alanındaki gelişmeler, özellikle açık arazilerde yapılan savaşların sonucunu, topların belirlediğini ortaya koymaktadır. Ancak ateşli silahlardaki bu gelişmeler, bu silahlara yönelik karşı koyma ve savunma yöntemlerinin de hızla geçişmesine neden olmuştur.

Coğrafi keşiflerle birlikte açık denizlerde belirgin bir Avrupalı üstünlüğü oluşmuştur. Özellikle Portekiz, İspanya, Felemenk cumhuriyetleri (Hollanda, Belçika) ve İngiltere gibi o günün dünya şartlarında küçük fakat askeri bakımdan gelişmiş Avrupa devletleri; bu yeni keşfedilen bölgelerde tutunabilmek ve hâkimiyetlerini sürdürebilmek için askeri stratejik alanda ve silah teknolojilerinde büyük gelişmelere öncülük etmişlerdir.

Avrupa ülkelerinden özellikle Portekiz, XV. Yüzyılın son çeyreğinde top tüccarları açısından eşsiz bir Pazar olmuştu, Portekizlilerin deniz ötesi yayılması ve buralardan edindiği ticari kazançlar, top ihtiyacına dönük talebi arttırıyordu. İç üretimle bu talebi karşılayamadığından, Portekiz kralları, dışarıdan ateşli silahlar ve hatta topçular ve top döküm ustaları getirtmek durumunda kalmışlardır.

Kara ve deniz savaşlarında top kullanımın önemi ve gücü ortaya çıkmaya başlayınca; imparatorlar, kralla ve dükler kişisel olarak topçulukla ilgilenmeye başlamışlardır. Buna paralel olarak da savaş stratejileri ve ateşli silah teknolojileri de bu yönde gelişmiştir.
Ateşli silahlardaki teknolojik gelişim incelendiğinde, öncelikle bu silahların ateşleme sistemleri ve mekanizmalarındaki gelişmeler ile namlu ve mermilerindeki değişimler görülmektedir.

Top başta olmak üzere, ateşli silahların gelişmesinde en önemli etkenlerden biri de Fransa kralı XIV. Louis’nin saldırgan eğilimleri, Rus ramonov ve Avusturya habsburg hanedanlarının yayılmacı siyasetleri, Avrupa’da büyük boyutlu uluslar arası rekabeti yaratmıştır. Bu hanedanlar ve ülkeler arasında gelişmeye başlayan rekabet, askeri strateji ve teknolojilerinin gelişimini olumlu yönde etkilemiştir. Yine bu dönemde Osmanlıların batıya doğru ilerlemelerini durdurma çalışmaları da bu gelişmeleri hızlandırmıştır.

İstanbul’un 1453’te Türkler tarafından ele geçirilmesinin ardından ele geçirilmesinin ardından Avrupalılar için her şey daha da kötüye gitti. Osmanlıların ilerlemesi, daha güçlü ve karşı konulmaz bir biçimde sürüyordu. 1459’da kuzey Sırbistan, 1463-1466’da Bosna-hersek, 1468’den sonra Arnavutluk ele geçirilmişti. Eğri boz, Venediklilerden 1470’te alınmıştı. Cesareti kırılan papa II. Pius, “ufukta iyi olan hiçbir şey görmüyorum” diyordu.
Osmanlıların bu ilerleyişi karşısında Avrupa ülkelerinden, önce Portekizliler ve İspanyollar, daha sonraları da İspanyollar, daha sonraları da Hollandalılar ve İngilizler Avrupa üstünlünün temellerini attılar. Ancak Avrupa XV. Yüzyılda hala Osmanlı tehdidi altındaydı, Osmanlı ilerleyişi zamanla yavaşlatılabiliniyordu. Bunun en önemli nedeni ise özellikle doğu Avrupa devletlerinin askeri teknik açıdan etkin olmayan ağır zırhlı süvarilerine güvenmesiydi.

XV. yüzyıl sonlarında Avrupa devletleri donanmalarında, okyanusu geçmek için yeterli olan üç direkli ve kare seren yelkenli gemiler vardı. Bu gemilerin ilk başlarda sadece pruva ve kıç taraflarında ağır toplar bulunmaktaydı. Daha sonraları alt güverte kısmındaki borda tirizlerine de toplar konuldu. Geminin dengesini bozmasını önlemek için top sayısı kısıtlı ve kalibreleri düşük tutulurdu. XVI. Yüzyılda, alt güvertenin üst güverteden daha geniş inşa edilmesiyle daha fazla ve kalibresi büyük topların alt kısma yerleştireme imkânı oluştu. Bu gelişmeler, Avrupalı devletlerin donanmaların ateş gücünü arttırarak denizlerde üstünlük sağlamalarına neden olmuştur.

XVI. Yüzyıl, topçuluktaki büyük gelişmelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Barut ve silah teknolojisinde ardı ardına gelen ilerlemeler artmıştır. Daha 1530’larda tartagila’nın top mermisi yörüngelerinin geometrik biçimleri ve galileo’nun boşlukta balistik hareket ilmi konusundaki çalışmaları topçuluk alanındaki önemli ilk gelişmeler olmuştur.
XVI. Yüzyıl sonları aynı zamanda da topların özellikleri ve aralarındaki kullanım farklılıkları nedeniyle, gemi, sahra, dağ, kale ve kuşatma topları olarak sınıflandırıldığı bir dönem olmuştur.

Yine bu yüzyıldan itibaren, topların üç işlevi üzerinde önemle durulmaktaydı. Bunlarından ilki; ateş gücü ile düşmana en hızlı biçimde en büyük zararı vermekti. İkincisi, şehir surları ve kale duvarlarını yıkmak, üçüncüsü ise denizlerde düşman kalyon ve kadırgalarını ateş gücü ile batırmak ya da etkisiz hale getirmekti. Avrupa’nın o dönemdeki etkin ülkelerindeki top yapım ustaları, ateş gücünü azaltmadan, savaş alanlarında daha hareketli ve daha etkili kullanılabilen toplar üretmek için yoğun bir çalışma içine girmişlerdir.

İngiltere’de 1509-1513’ten itibaren top üretilmekteydi. Ancak gerçek anlamda ilk dökme demirden top 1543’te üretilmiştir. İngiltere kralı VIII. Henry, 1543’te Fransa’ya karşı savaşırken, silahlanmaya ihtiyaç duymuş ve yeni bir teknoloji ile top üretilmesi konusunda çalışmalar başlatmıştır. Bu dönemde yeni geliştirilen tekniklerle dökme demirden toplar üretilmiştir. İngilizlerin ateşleme sırasında parçalanmayan bu yeni döküm topları, o dönemde topçuluk alanındaki en önemli gelişme olmuş ve tüm Avrupa’da yaygın olarak aranır olmuştur. Ancak yine de demir toplar, bronz toplara göre daha geri ve daha tehlikeliydi.

İngiltere’de 1509-1513’ten itibaren üretilen toplar ile 1453’ten sonra üretilen toplar arasında önemli farklar bulunaktaydı. İlk üretilenler kısa ve büyük kalibreli, namlu ile barut yükleme hazneleri ayrı toplardı. 1453’ten sonra üretilen toplar ise küçük kalibreli, daha uzun ve ağırdı. Namlu ile barut yükleme hazneleri ise tek parça idi.

Avrupa’daki çeşitli veraset, din ve mezhep savaşları (1560–1648) ispanya’nın 1574’te askeri açıdan kendi birliklerini yeniden düzenlemek ve silah donamışlarını geliştirme gerekliliğini ortaya çıkarmıştı. İngiltere’den top sipariş edilmesine rağmen kraliçe elizabeth. Katolik ülkelere ihracatı yasakladığı için ispanya’nın bu talebi gerçekleşmemiştir.

XVII. Yüzyılda top üretim tekniklerindeki gelişmeler hızla devam etmiştir. 1660–1760 döneminde nevtoncu bilimle, askeri mühendislik ve topçuluk arasındaki bağlantıya tanık olundu. Demirin daha iyi ergitilmesi, İngiltere’de top dökümhanelerinde bronz toplardan daha hafif demir topların üretilmeye başlanması ve yapılan atış denemelerinde başarılı olunması, bronz topların yüksek maliyetleri ve artan top ihtiyacı, demir topların bu yüzyıldan itibaren gerek kara ve gerekse donanmada hakim olan tek top türü olmasını sağlamıştır.

XVII. Yüzyılda doğudaki gelişmelere baktığımızda, barutu ilk kullananlar olmakla birlikte iç ve dış sorunlarla boğuşan cin’de savaş teknolojileri gelişmemişti, dönemin çin imparatoru, ordu ve donanmanın elden geçirilmesi gereğini düşünerek ülkesine yerleşmiş olan Cizvit misyonerlerinden yeni büyük toplar dökmelerini istemiştir. Yeni toplarla ordu ve donanmasının gücünü artırmasına rağmen yin de devam eden iç meseleler nedeniyle ateşli silah teknolojilerinde ki gelişmeleri takip edememişler ve iki yüzyıl sonra İngilizlerle yaptıkları afyon savaşında civitlerden kalma toplarla İngilizlerin büyük ve uzun mesafeleri toplarına karşı mücadele etmek zorunda kalmışlardır.

Japonya’da ise barutun ölüm ve yıkım getirici bir silah olarak ilk ortaya çıkışı 1543’te Portekizli serüvencilerin ellerindeki arkebüzlerle ülkeye ulaşmalarıyla başlamıştır. Portekizlilerin ülkeye gelişlerinden birkaç yıl sonra Japon kılıç yapıp ustaları tarafından arkebüz ve hafif top imalatına başlanılmıştır. Ancak ülke yönetiminde söz sahibi olan daymiyo adı verilen feodal beyler, Portekizli ve diğer yabancıları ülkeden çıkararak ülkeyi dışa kapadılar. Tüm ateşli silahlar toplatılarak eritildi. Japonların dünyadan soyutlanmaları iki yüz yıl sürdü. Amerikan filosunun 1850’lerde Edo körfezini bombalamasına kadar da devam etti. Amerikalıların o tarihte kullandıkları top mermilerinin boyu bile Japonların eski tip topların boyutundan büyüktü.

XVII. Yüzyıl ortalarında Avrupa’da silah endüstrisi belirgin bir şekilde gelişmişti. Nitelikli ve kullanışlı yeni dökme demir topların ortaya çıkması ve maliyetlerinin göreceli bir şekilde ucuz olması top üretiminin ve ihracatının artmasına yol açmıştır.

XVII. Ve XVIII. Yüzyıllarda özellikle silah teknolojilerindeki gelişmeler; askeri bir devrim kavramını yönlendirmiş, Avrupa’da güç dengelerini değiştirmiş, barut ve ateşli silahların Avrupa tarihine etkilerini göstermiştir. 1742 ve 1753 tarihleri arasında Benjamin Robins ve Leonhard Euler’in balistik alanındaki buluşları, yiv etkisine ilişkin anlayışı geliştirdi.

Toplar genellikle uzak hedeflere yekpare ve namlu çap genişliğine göre de irili ufaklı güleler artmaktaydı. Daha sonra ki gelişmelerle ise ateşlendiği zaman içindeki parçaları çevreye saçan ve toplu hedeflerde öldürücü etki yapan top mermileri kullanılmıştır. Patlayıcı mermiler ise 1650’lerden sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanılmıştır. Ancak bunlar havan ve obüs gibi südre gerilerine atış yapabilen silahlarda kullanılmıştır.
XVII. Yüzyılda topçuluk bir zanaattan, öğretilebilen ve öğretilmesi gereken bir bilime dönüşmüştür. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak da 1744’de Napoli’de bir topçu okulu bundan 10 yıl sonra da bir mühendislik akademisi açılarak, ikisi 1769’da reale academia militare, adı ile birleştirilmiştir.

XIX. Yüzyılın ikinci yarısında, doldurulmaları zaman alan ve zahmetli olan ağızdan dolma topların yerine kamadan dolma ve hızlı ateş olanağı sağlayan toplar kullanılmaya başlanmıştır. Ağızdan dolma topların yeniden atış yapabilmesi için doldurma işleminin ancak topun önüne geçilerek yapılabilindiğinden, bu işi yapacak topçu, düşman ateşine açık hedef olmaktaydı. Ayrıca bu topların namlu içleri düz olduğundan ve küre şeklinde güller arttığından menzilleri de kısaydı.

XX. yüzyılda, kamadan dolma, yivli ve setli topların teknolojisinde gelişmeler sağlanarak, bu yeni üretilen topların geri tepmesini önleyecek hidrolik sistemli kundaklar geliştirilmiştir. Bu yeni üretilen toplarda eskiden olduğu gibi artık gülle değil, çekirdek ve kovandan oluşan, isabet, tahrip ve delme gücü çok daha fazla olan top mermileri kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki çağdaş ve son derece gelişmiş teknoloji ürünleri olan toplar; namlu, kundak ve mermilerinde yapılan önemli gelişmelerle de tüm dünya ülkelerinin, ordularının vazgeçilmez silahları araksında yer almaktadır.